10 Ocak 2014 Cuma

Mezarına gömsünler sizi

Yine bir hafta arası hadi Perşembe günü diyelim,aylardan da Nisan olsun mekan da meşhur Ulus'taki Karpiç olsun.Cemal Süreya Metin Altıok'la haftalık rakılarını içmektedirler,mesai bitimi.Üstelik İstanbul'dan misafirleri Edip Cansever de oradadır.
Hal hatır sormalar,günlük şikayetler,memuriyetin sıkkınlığı ve bıkkınlığı,üstelik memleketin karışık halleri derken sohbet uzadıkça uzar.Yine zorlu bir Ankara kışının sonrasıdır,baharın gelişi keyifle karşılanmaktadır.Hava karardıkça ortam serinler gibi olur ama o zor kışın ardından bu durum herkese Temmuz gibi gelir.
Sohbet koyulaşır ama Cemal Süreya'nın gözü iki masa ötede çaprazdaki çifte takılır.
İsimleri Nazif'le Gülsen olsun.Cemal Süreya bir yandan sohbete devam eder bir yandan çapraz iki masa ötedeki çifti incelemeye devam eder.Belli ki Nazif uzun kur süresi sonrası Gülsen'e açılmıştır,Gülsen de ondan hoşlanmıştır.Öyle taze çift de değillerdir halbuki,en azından otuzlarını aştıkları aşikardır.
Sonra masadaki muhabbete odaklanır tekrar Cemal Süreya,ölüm üzerine konuşmaktadırlar Edip ile Metin.Bir müddet dinler,hatta bir iki laf da eder konuya dair.Sonra tekrar çaprazda iki masa ötededir gözleri.
O zaman der insanoğlunun,(ki biz hep olumsuzlamışızdır o mekanı) mezarı böyle olsun,dört mevsim aşk meşk olsun olsun diye içinden geçirir.
Yıllar yıllar sonra ise Fazıl Say Cemal Süreya'nın şiirinin neşesinin,esprisinin üzerine bestesini kondurur Serenad Bağcan'ın yakışır sesiyle üstelik.

DÖRT MEVSİM
Bahar mezarına gömsünler sizi
Yapraklar gibi buluştunuzdu
Kokular gibi seviştinizdi
Bahar mezarına gömsünler sizi

Yaz mezarına gömsünler sizi
İlk kezmiş gibi buluştunuzdu
Son kezmiş gibi seviştinizdi
Yaz mezarına gömsünler sizi

Güz mezarına gömsünler sizi
Salkımlar gibi buluştunuzdu
Ağular gibi seviştinizdi
Güz mezarına gömsünler sizi

Kış mezarına gömsünler sizi
Sokaklar gibi buluştunuzdu
Çarşılar gibi seviştinizdi
Kış mezarına gömsünler sizi

8 Kasım 2013 Cuma

Bulgaristan,Makedonya ve az da Bükreş

Cengo ile İstanbul’da buluşmamızın ardından arabasıyla Bulgaristan’a doğru yola çıktık ve sınıra geldiğimizde Bulgar polisinin bitmeyen sorularıyla muhatap olduk.Cengo’nun dediğine göre bunun nedeni Türklere olan öfkeleri ve rüşvet koparma çabaları idi.Gerçi Bulgaristan’da sınır polisleri harici Türk olduğum için herhangi bir olumsuz tepkiyle karşılaşmadım.Sorana açıkça Türk olduğumu söyledim,belki muhatap olduğum kişilerin çoğunluğunun hostelciler ve mekan çalışanlarının olmasının da etkisi olabilir.Sosyalizm sonrası her eski sosyalist ülkede olduğu gibi milliyetçilik yükselişte,azınlıklara karşı ayrımcı muameleler olduğu da bir gerçek.Bulgaristan’daki siyasi durumlar hakkında da Cengo epey bilgi verdi seyahat boyunca.Örneğin ırkçı,Türkleri,Çingeneleri ülkeden atmayı savunan ATAK Partisi'nin iktidardaki Türkleri desteklemesi gibi çok garip durumlar da söz konusu.
Yaklaşık 10-15 dk sınırdaki sorgudan sonra Bulgaristan’a girebildik.Sınırı geçişimizle daha sonra ülkenin her yerinde sık sık karşılaşacağım kumarhane ve seks shoplarlar serisi görülmeye başladı.AB üyesi olmasına rağmen Bulgaristan’da yoksulluk kendini çok belli edici.Türkiye ekonomik olarak daha iyi ama AB’ye alınmamızın en önemli iki nedeninin geniş coğrafya ve yüksek nüfus oldğunu söyledi Cengo.AB’ye alındığımız takdirde ülkemizdeki ara yolların yapımına AB’nin ciddi kaynak aktarması gerekiyormuş,bu durum da onları tedirgin ediyor.
Bulgaristan’da yollar arasıra bozuk olsa da genel olarak iyi.Bizim şehirler arası yollarda 15-20 km’de çalışmalara alışık olmamıza rağmen İspanya’da olduğu gibi burada da hiç yol çalışmasına denk gelmedim.Bizdeki bitmeyen yol çalışmalarının altında yatan rant durumu yeterince açıklar.
İlk gördüğümüz markette biraları alıyoruz.Şişe bira 50 cl’lik 1,5 TL,2 lt’lik 2,5 TL gibi bize göre uçuk fiyatlarda.Markalar yerel markalar ama hepsini Miller,Tuborg ve Heineken gibi dünya devleri satın almış.Bizim biralardan daha kaliteliler.
Bulgaristan’da Euro geçmiyor Bulgar parası olan Leva geçerli,1 Leva=1,95 TL civarı.Tabi her yabancı memlekette olduğu gibi kapı çıkışlarında,tren garlarında,otogarlarda para bozdurmamakta fayda var ya da acil ihtiyaç kadar.
Cengo’nun Razgrad’taki köyüne doğru Bulgar,Türk,Roman köylerini geçerek ilerledik.Her köyde sokaklarda birkaç kişi olmasına rağmen geçtiğimiz Roman (Çingene) köyünde sanki herkes dışarıdaydı.Romanların ne kadar hayat dolu olduğunu gösteriyordu bize.
Yolu şaşırdığımızdan geç saatte köye vardık.Ve hemen ev yapımı erik rakısı ikramı başladı.Bulgar Türkleri’ni aynı Anadolu Alevileri’ne benzettim.Kadınların neşeli halleri,beraber sohbetler,erkeklerin alkole kendi üretimlerini yapacak kadar sevgileri ile.Tarih boyunca Deliorman ismiyle adlandırılan bölgeye (Rusçuk,Razgrad,Silistre,Dobriç ve Şumnu şehirleri) Yavuz Selim tarafından İç Anadolu'dan sürülen Alevilerin etkisi büyük olasıdır.(Ayrıca bknz.Şeyh Bedreddin Destanı).
Ertesi sabah Cengo ve kuzenleriyle Romanya-Bükreş yoluna çıkmadan önce Razgrad’ta boza-poğaçalı kahvaltımızı yaptık.Bulgaristan’da Türkler dahil çay kültürü yok,kahve ve alkol üzerine içecek kültürü.
Romanya’ya girişte daha doğrusu Bulgaristan çıkışında Bulgar polisi yine bana oynadı “senin şengen vizen burada geçmez,buradan tekrar giremezsin başka kapıdan girmelisin” vs diyerek.Yine bir mücadele sonrası çıkış yaptık.
Bükreş kısaca güzeldi ama vaktimiz olduğu için tam bir şey anlayamadım.Romenler trafikte,sokakta vs gayet agresif insanlar.Kafelerde falan sigara içmek serbest.Burada da Euro geçmiyor kendi paraları olan Ley geçerli,o da 1 Ley=1,35 TL civarı.
Günlük Bükreş turumuzdan sonra Cengo ile ayrılıyoruz,kendisini Bükreş Gar’ında Sibiu’ya uğurladıktan sonra kuzenleriyle birlikte Bulgaristan’a dönüyoruz.Tabi sınır kapısında Bulgar polisiyle klasikleşen bir mücadeleden sonra giriş yapıyoruz.Bu arada Bükreş Gar’ında yaşadığımız anlamsız gerginlikten de bahsedeyim;Cengo kır pidesi satan büfeciden peynirli istemesine karşılık patatesli verilince pideyi değiştirmek istedi,geri verdiğinde büfeci sert bir hareketle Cengo’nun elinden pideyi aldı yürüyün der gibi hareketler ve azarlar konuşmasıyla bizi resmen kovaladı.Anlamsız ve bir o kadar komik bir andı bizim için.
Rusçuk’ta kuzenlerle yemek ısmarlamaları ve bana Sofya’ya tren biletimi almalarından sonra ayrıldık.Rusçuk veya Ruse güzel bir şehir.Bulgaristan’ın genelinde olduğu gibi burada sokak müzisyenleri kaliteli müzik yapıyor.Ruse meydanındaki özgürlük anıtı benzeri heykelin yanındaki Bulgaristan’ın semboli iki arslan heykeli dikkatimizi çekiyor.Birinin ağzında parçalanmış zincir,diğerinin ayaklarının altında Osmanlı’ya gönderme yapılan fes ve hilal var.
Akşam Ruse garından Sofya’ya gitmek için trene bindim (bilet ücreti yaklaşık 20 TL).Bulgaristan’ın bir diğer güzel yanı tüm yoksulluğuna rağmen garlarda,büyük parklarda vs internetin bedava olması.Sabah 7 civarında Sofya tren garındaydım ve batıdaki baharımsı hava burada yerini kışa bırakıyordu.
Gardan çıkışta hemen yanda bulunan otogardan ertesi güne Makedonya-Ohrid otobüs biletimi aldım,26 Euro’ya.
Sofya yürüyerek gezilebilir bir şehir;birçok mekan,tarihi yapıtlar vs merkez sayılacak Vitosha Bulvarı’nın çevresinde.Sofya’da ibadete açık olan tek cami olan ve tasarımı Mimar Sinan tarafından yapılan Banyabaşı Camii’nin etrafını hep Afrikalı Müslümanlar mekan edinmiş,sanki bölge güvenliğini onlar sağlıyordu.
Yakındaki belki de Sofya’nın en önemli yapıtı Aleksader Nevski Katedrali de ilgi çekici.Kapısındaki yazı ise ayrı dikkat çekici,yazıda Bulgaristan’ın Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanmasında emeği geçen Moldovya,Rus,Ukrayna,Romanya ve hatta Finlandiya halklarına teşekkür ediyorlar.Makedonları yazmamalarının nedeni ise onları ayrı bir ırk olarak görmemeleri,kendilerinden saymaları olsa gerek.
Bulgaristan genelinde Sofya özelinde güzel,görülesi yerler.Yoksulluk elbet iyi bir şey değil ama bir avantaj garip bina ve yollarla şehirlerin bozulmaması.Sosyalizm döneminden kalan tramvay ve troleybüsler bile ayrı bir hava katıyor.Metro olayını ise bu yoksulluklarına rağmen çözmüşler.
booking.com’dan ayarladığım hostelde,şehri ortadan bölen Todor Alexandrov caddesindeki saatler süren çabam sonrası bulmama rağmen izbe bir yer olması nedeniyle kalmaktan vazgeçtim ve biraz daha pahalıca olsa da en yakın otele attım kendimi.
Ertesi gün kısa bir tur daha yaptım.Sofya’nın parkları çok güzel,sonbaharın da etkisi vardı elbet.Akşam Ohrid otobüsüne binmeden önce sınırda Bulgar polisinin tekrar sorun çıkarma ihtimaline karşı 70’lik votkayı bitirdim,bu sefer ne olursa olsun alttan almayacaktım.Ama bir şey olmadı bu sefer.8 saatlik yolculuğun ardından sabah 3’te Ohrid’teydim.Geçici olarak bir taksiciyle taksi+hostel ücreti 10 Euro’ya anlaştım.Ertesi gün merkezde daha güzel bir hostele geçtim,günlüğü 9 Euro olduğuna bakmayın oldukça güzeldi (Di Angolo Hostel).
Makedonya’da kimi yer Euro kabul ederken kimi yer sadece Makedon Dinar’ı kabul ediyor (1 Euro=62 Dinar).
Ohrid göl etrafına kurulmuş bir şehir,karşısı Arnavutluk.Şehirde Türk mahallesi var,çay içilebilir özellikle havuçlu maydanozlu işkembe çorbalarından tavsiye ederim.Ama ve gariptir İspanya’da olduğu gibi buradaki Türkler de herhangi bir sorunuza pek yardımcı olmuyor.
Makedonya’da Bulgaristan’ın aksine dışarıda tek içki içen kimseye rastlamadım,epey muhafazakar bir yer.Ama mekanlar açık geç saatlere kadar.
Makedonya’da ilginç ve güzel olan bir konu da müzikal açıdan 80’lerde kalmış olmaları.Taksilerde,kafelerde hep Boney M,Queen,ABBA gibi grupların çalıyordu.
Ohrid genelde yazın gidilir deniyor ama kışın bile güzeldir,eminim.İki gün sonra otobüsle Üsküp’e gittim.Üsküp aslında çok güzel bir şehir olabilecekken nasıl mahvedilire iyi bir örnek.Ortasından Vardar Nehri geçen şehrin her bir köşesine alel acele yapıldığı aşikar,abartılı yüzlerce heykel yerleştirilmiş.Hele şehrin ortasına yapılmış devasa şehir kapısı saçmalığın en büyük sembolü.Şehirde en güzel şey kendilerinin kebap dedikleri bizi Trakya usulü köfteleri.
Daha önceden öğrendiğime göre 15 Euro olan havaalanına taksi ücretini pazarlıkla indirebilirim diye düşündüm.Nalet bir Makedon taksiciye denk geldim,benim İngilizcem kötüdür onunki benden daha kötüydü.Pazarlık sonucu 10 Euro ve bende son 200 Dinar’a anlaştık,yani ben öyle sanmışım.Havaalanına vardığımızda parayı verince taksici dayı yaygarayı kopardı,taksiyi kalabalıktan uzağa götürdü ve kapıları kilitledi.Yaklaşık 15 dakika takside tartıştık,korkmadım ama sürekli Makedonca tartışmasından sıkıldım 20 Euro istedi ama 16 Euro’da anlaştık.
Kısaca Bulgaristan’ın her yeri gezilebilir bir ülke olduğunu gördüm.Ama kapıda her zaman sıkıntı çıkma ihtimali sözkonusu.Bir de gitmeden önce en azından Kiril alfabesi öğrenilmeli.
Varna,Burgaz,Plovdiv,Spataküs’ün memleketi Sandanski merak edilen yerler olarak kalacak,bir dahakine kadar.Romanya ise daha geniş bir çalışma gerektiriyor.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Kızılay,Portakallı Dayı,Ethem…

İşin gerçeği sarhoşların,alkoliklerin isyanı gibiydi ilk gün.Dedim ben dahil bu kitleden bir yol olmaz.Sıhhıye dolmuşuna binmişim gidiyorum ertesi gün Kızılay’a doğru.Dolmuşta değişik bir muhabbet döndü önde tekli koltukta oturanla şoför arasında;
“Tekli koltuktaki-Ya bugün neden trafik böyle kalabalık?
Şoför-Çankırı günleri var AKM’de ondandır herhalde.
Tekli koltuktaki-Bizim Rize günleri en kalabalık günlerdir.Yok başka bir şey var.”
Rizelinin Çankırıyı ezmesine mi yanayım,Gökçek’in garip günler peşinden koşmasına mı sinirleneyim doğrusu ben de anlam verememiştim trafik yoğunluğuna.Neyse Sıhhıye’de dolmuştan indim arkadaşlarla buluşmak için Sakarya’ya girdim,oradan Ziya Gökalp’e ve malum buluşma mekanıydı hedefim.Sakarya’dan Ziya Gökalp’e girmemle “la noluyor” demem bir oldu.70-80 kadar siyah-yeşil bayraklı,anarşist kılıklı ve düşünceli arkadaşlar agresif hareketlerde bulunuyordu.Trafik akışı yoktu,aralarından geçerek malum mekana geldim ve çocuklara sordum “lan noluyor” cevap ise “abi mevzu bildiğin gibi değil” oldu.Biraz baktım caddeye Toma aracı sürekli ileri-geri gidip duruyordu cadde boyunca.Bir iki baktım sonra ben de caddeye olanları yakından anlamak,izlemek için girdim.Harbiden olanlar bildiğim,tahmin ettiğim gibi değildi.İsyan halleri söz konusuydu,bildiğin daha doğrusu icraatta pek bilmediğimiz ama hep temenni edile gelen isyan halleri.
Ziya Gökalp’te trafik yoktu çatışmalar nedeniyle.Kızılay’ın diğer bölgelerinde de sıkıntı olduğu aşikardı.Devletin gayet resmi kuvvetleri sözde korumakla görevli oldukları ülkenin insanlarına karşı müthiş bir direnç(!) gösteriyordu lakin.Devlet insanları için vardı lakin,öküz nerede dağa kaçtı misali.
İşte o sıralar sanırım ben ve arkadaşlarımın tribünlerden gelen alışkanlıktan olsa gerek ettiğimiz küfürlere çevremizden uyarı geldi “yoldaşlar küfür yok,küfür bize yakışmaz”.İlerleyen günlerde de feminist ablalardan cinsiyetçi,seksist küfürler ettiğimiz yönünde birçok uyarı geldi.Kendilerine sözden öte öyle bir amacımız olmadığını ifade etmeye çalıştık ama nafile.
İşte bizi uyaran o insanların başta Ethem Sarısülük en cesurlarımız,en korkusuzlarımız olduğunu sonradan öğrendik.Nerden bilebilirdik Ethem’le aynı alanda olduğumuzu,belki de yan yana olduğumuzu.
Yaşadığımız birçok renkli anlar da oldu.Bir gün çatışmaların en yoğun olduğu günlerden,2 Haziran Pazar günü olsa gerek iki elinde ikişer portakalla sarhoş bir dayı çıka geldi.Plastik mermilerin,biber gazı fişeklerinin insanların kafasının üzerinden vızır vır geçtiği,kiminin ciddi yaralandığı anlardı.Portakallı dayı,kendini mermi ve fişeklerden korumak için tam siperdeki öncü kuvvetlere seslendi “ herkes taş atmayı kessin,bırakın taş atmayı.şimdi hepsinin anasını s….m” diyerek önlere gitti ve görevini yerine getirdi.
Yine bir akşam Meşrutiyet’te bir arkadaş boş bira şişesini kağıt toplayıcı çocuğa vermek istediğinde çocuktan gelen tepki oldukça yerindeydi “bana ne veriyorsun,polislere atsana”.
Sonra günler günlere karıştı.Yok lan o olay Çarşamba oldu,Çarşamba değil Salıydı gibi muhabbetler döndü.
İsyankar çoğunlukla olan yaş farkından dolayı birçok duvar yazısı mevzusuna da sonra ayıktım Birgül abla mevzusu,GTA,winter is coming,sis atma o.ç. vs gibi.
Gösteriler boyunca bir çok duygunun en uç hallerini yaşadık;Ethem’in cenaze töreninde ailesinin evinin önünden geçerken “Anne ağlama evlatların burada” derken gözlerimiz doldu,yine Ethem’in cenaze törenine resmi kuvvetlerin tahammülsüzlüğüne duyduğumuz öfke,hiç tanımadığımız insanlarla en zor anlarda dayanışmayı,portakallı dayının kattığı neşeyi vs vs.En güzeli de daha çok araba geçsin diye düzenlenen geniş caddelerde dar kaldırımlara sıkıştırılan bizlerin yürüyebilmesiydi. Parklar,sokaklar,caddeler kısaca her şey insanındır,insan için olmalıdır.
Netice olarak bir daha öğrendik ki;özgürlük de ekmek su gibi olmazsa olmazlarımızdandır.

Not: Unutmayalım diye; http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=978

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Xozat Yolları

Tanışıklığımız çok eskiye dayanmıyordu,hatta kısa bile denilecek yaklaşık iki yıllık bir geçmişi vardır.Ama epey anımız oldu,hem de hayatımızın en güzel Haziran günlerinde.Herkesin bildiği gibi kısaca hiç kalp kırmayan,hep yüzü gülen,mazlumu seven kollayan sadelikte bir insandı.Tufan’ın dediği gibi bizim sevmeyenimiz vardır ama onun yoktu.Benim yaşlılığın verdiği huysuzluktan olsa gerek bazen ters çıkışlarıma hiçbir zaman ters davranmadı.Tepkisi her zaman boynunu eğerek espriyle gülerek “garibanız abi,yolumuzdayız baba sultan” vs olurdu.O kadar da pis sarhoşluğumu gördü ama kötü bir şey asla söylemedi,sadece yumuşak bir iki sözle biraz daha sakin minvalinde uyarısı olmuştur,olduysa.
Tavlada hep yendi,çünkü hilebazdı zar tutardı.Yazı tura oynardık yazı derdim,tura gelirdi,tura derdim yazı gelirdi.Bilirdi oyunda hile yapmasını,çünkü Keçiören’in gecekondu çocuğuydu,kenar mahallelerin kahve ortamını bilirdi.Ama hiçbir zaman insanlara hile yapmazdı,yapmadı.
31 Mayıs günü Gezi Park’ına müdahaleden sonra Tunalı’da toplanılacağı haberinden sonra,bizim Ankaragüçlülerin herhangi bir durumda akıllarına ilk gelen pankart yapmak olduğu için pankartı yapmak için mekan aradık,tabi ilk aklımıza Mesken geldi.Biraz yerler batabilirdi,neyse Fuat’ın yanına geldik durumu izah ettik ve izin istedik, tepkisi gülerek “illegal olmak üzere her pankartı yapabilirsiniz” oldu.Gece boyunca bize yardım etti sonra.Ethem’in cenazesi için yaptığımız “yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler” pankartı için daha sonra yine oradaydık.
Haziran Direnişi’nin 2.günü 1 Haziran’da biz siper almışken o çıkagelmişti arkadaşlarıyla.Ziya Gökalp’te,daha Kızılay’girilmemişken atıldı en öne geçti,arkasında siper almış ve çok daha gerilerdeki ürkek insanlara “gelsenize,tamam aldık,hadi gelin” sesleriyle cesaretimiz oldu.
2 Haziran Pazar günü ise Haymana’ya Hıdrellez şenliklerine daha önceden planımız üzerine gittik beraber.Ama aklımız Kızılay’daydı.Vardığımızda ise çatışma haberleri gelmeye başlamıştı.Fuat’ın tepkisi yine benzerdi “hadi çabuk yiyin yemeğinizi,çocuklar çatışmaya başladı”.Sonra hızlıca Ankara’ya gittik ve beraber Kızılay’a girdiğimizde Fuat yine fırladı hiç düşünmeksizin en öne ve kaybettik birbirimizi.Daha sonra vurulduğunu ve kolunun kırıldığını öğrendim.Sonradan bana korkak diye takıldı,ben de ona beceriksiz diye takılmıştım.
Cenaze töreni için Batıkent Cemevi’ne gittiğimizde Alevi dedesinin konuşması herhangi ya da alıştığım bir din adamının konuşmasından farklıydı “binlerce defa ölüp yaşayacağız,her bir bitkide böcekte yeniden doğacağız” gibi konuşması ileri derecede felsefi,biyolojik anlamlar içeriyordu.
Aslında cenaze ile Hozat’a gitmeye pek niyetim yoktu,çünkü açıkçası gidiş-geliş çok uzaktı gözüm yemiyordu.Ama gidecek birkaç arkadaşın abi “geliyor musun” sözlerinin ardındaki gözlerindeki “gelsene” bakışı gitmem gerektiğini gösteriyordu ve “tamam” dedim.Çok da iyi oldu gitmem.Fuat’ın yoldaşları,arkadaşları da beni ayrı kolladı hep yol boyunca.Sigara içme yasağı kararı alındı ama “abi sen içebilirsin” dediler.Önce karşı çıktım herkesle ortak hareket edeyim dedim ama ne yazık ki onlardaki disiplinden bende eser yoktu.
Sonra çıktık Dersim yoluna,bizim haritada Tunceli diye bildiğimiz ama Dersimlilerin Dersim dediği yere doğru.İnsanın doğduğu,atalarının yaşadığı yerin ismini değiştirmenin ne demek olduğunu anlaşılması için çoğu insanın başına gelmeden öğrenmesi için Ora’ları bir görmesi lazım.Xozat ise Kürtçe de X’in H olarak okunması nedeniyle büyük oranda kurtarmıştı kendini,ama Fuat’ın köyünün asıl ismi olan Cemolar’ın Balkayalar olarak değiştirilmesinin ise herhangi bir sebebi yoktu,zaten devletlumuzun bir sebebe de ihtiyacı yoktu.
Fuat’ın Keno’nun,Fuat’ın tabiriyle Rutkay’ın hep çağırdığı Dersim’e böyle sebeple gitmek acıydı ama birçok şeyi de yerinde gördüm.Sabah,daha güneş doğmamışken Keban barajının kıyısındaki Pertek’e feribotla geçmek için vardığımızda Ana’nın Kürtçe ağıtları kendimi Yılmaz Güney’in filminde hissetmeme neden oldu,ama her şey gerçekti.
5.30 gibi Xozat’taydık,bizi bekleyen akrabalar hemen kahvaltı hazırladı.Daha sonra Mesken’den tanıdığım Orhan beni gezdirdi,geçmişten bahsetti.90’ları anlattı,günlerce evden çıkamadıklarını,tarlaya 7 kişinin gün boyunca çalışmaya gittiklerinde askerin sadece 5 ekmeğe izin vermesini,işkenceleri vs.
İlçenin görüntüsü ortadan geçen derenin iki yakası nedeniyle farklıydı,dere boyu ve civarı devlet tüm varlığıyla çökmüştü;emniyet müdürlüğü,jandarma komutanlığı,özel harekatı ve lojmanlarıyla.Karşıda dağın çorak yamacını ise coğrafyanın asıl sahiplerine bırakmıştı.Bir de devletlum bulunduğu yerin ardındaki tepeler karşısındaki halka ders anlamında çeşitli yazılamalar yapmış “At-Vur-Övün”,”Ne mutlu Türküm diyene” vs gibi.
Cenazeyi köye götürürken devletlum konvoyun arkasından gönderdiği akreple ince düşünceliliğini yine eksik etmedi.
Sonra,sonrası işte malum….

13 Eylül 2012 Perşembe

Cebeci günleri




Bir aylık Cebeci'de kiralık bekar evinde zorunlu ikametin hikayesidir.
Gazete ve internetten baktığım ve görüştüğüm kiralık oda ilanlarından sonra Cebeci'de evinin odalarını kiralayan biriyle görüştüm.Baktım ev temizce,muhit biraz sakat ama olsun dedim zaten yabancısı değiliz bu ortamların,ayrıca geçici süre diyerek iki gün sonra ev sahibini arayarak tamam anlaştık dedikten sonra çantalarımla eve geldim.Daha önce her şey dahil (kira,yakıt,elektrik ve su) 300 tl'ye anlaştığım arkadaş bu sefer kış tarifesi diyerek kira 350 tl dedi.Nasıl olur dedim hem ilanda 300 tl yazıyor hem ilk görüşmemizde de 300 tl demiştiniz diyerek itiraz etmeme karşın nazikçe inkar yolunu seçti “beyfendi yanlış anlamışsınız”.Neyse dedim gecenin vakti elimizde eşyalar zaten kaçacak bir yer yok hesabı öyle olsun diyerekten odama yerleştim.
Ertesi gün evin koridorunda hani arabaların arkasına asılan cinsten küçük bir Ankaragücü bayrağı gördüm.Kardeş ben de Ankaragüçlüyüm diyerek başladığım muhabbet arkadaşın Minti'yi tribüne ben soktum ve bir önceki günkü 300 tl'den 350 tl'ye artan kira muhabbetlerinin ardından “Denizin yok ama dümencin çok Ankara” özdeyişinin bir kez daha gerçekliğinin ispatı oldu benim için.
Evsaihibi bekar kırk küsurlarında internetten arkadaşlık sitelerinden hatun düşürmeye çalışan bir arkadaşımız.Bir gün ya senin kredi kartın var mı,ben sana nakit veririm arkadaşlık sitesine üye olacam demesine maalesef kardeş kredi kartı kullanmıyorum diyerek kendimce intikamımı aldım.
İlk zamanların ürkekliğinden olsa odaya girdiğimde kapıyı kilitleyerek oturdum bir süre,kilit de yalandan aslında.Sonraları ev ahalisiyle sıcaklığı yakaladım.Hele Amerika'da tır şoförlüğü yapan Şentepeli Şeref abi ile iyice kaynaştık.Şeref abi Türkiye'deki eşinden ayrıldıktan sonra Türk kadınlarına artan öfkesiyle birlikte ABD'ye yerleşmiş ve Amerikalı bir ablamızla evlenmiş,çoluk çocuğa karışmış,mutlu mesut bir hayat sürdürmekte ama bir yandan aklı hep memlekettedir.Onun için hem yatırım amaçlı ev almak hem gezme amaçlı yılda birkaç ayını memlekette geçirmektedir.Hayali,emekli olunca Amerikalı eşini alarak çocuklarıyla birlikte geri kalan hayatını memlekette sürdürmektir.
Apartman bir yanında pavyon,karşısında pavyon,çaprazında pavyon diğer yanında ise düğün salonu olan bir konumdaydı.Bilen bilir zaten Cebeci Dörtyol'un dörtbir yanı pavyonlarca zengin bir muhittir.
Bina girişinde caddede köfteci Haymanalı bir abiyle tanıştım.On numara ev yapımı köftesi ve koyun yüreği var,yolu düşünlere tavsiye olunur.Bir gün bu köfteci abinin oğlu “abi sizin bina kerhane" gibi sert bir cümle kullanmasına karşılık sakince “yok kardeş birinci katta bayan kuaför var,sana öyle geliyor” diye daha yumaşak cevapladım.Tabi o kuaföre civar pavyonlarda çalışan kadınlar geldiği için öyle düşünmüştü.Bir de bu kuaförden gelenlerle yandaki düğün salonundan çıkan türbanlı teyzeler bazen yanyana gelirlerdi,bir yurdum gerçeği olaraktan.
Bir pazar sabahı binada ikamet etmekte olan bir teyzenin binayı bir kaç şiddette sarsıcı sesiyle uyandım.Meğer mesele alt katlarda oturan bir emekli asker olan Azeri ablanın üstünde oturan öğrencilere isyanıymış.Öğrencilerin kapsında epey bir gür sesiyle binayı inletti güzelim Azeri lehçesiyle,tabi öğrenciler çıkmaya cesaret edemediler.
Bir başka pazar sabahı Cebeci Stadı'nın karşısındaki sarmaşıklarla kaplanmış mahalle kahvesinde kahvaltı yaparken 60-70 yaş aralığındaki amcaların sohbetine tanık oldum;
“bizim Recep'i duydunuz mu?Geçen gün sen malı (esrar) Diyarbakır'dan al dikkat çekmeyeyim diye Gaziantep'te başbakanın konvoyuna takıl.Sonra korumalar şüphelenmişler,yakalamış bu enayileri.”
Bir keresinde de evin karşısında bir marketten bira alırken biri geldi markete,sarhoş gibi konuşmaya başladı.Market sahibi “senin kafan güzel herhalde” dedi,o da "yok abi,ben oğlumu kaybettim kendimi cigaraya verdim" demişti...
Ankara'nın Cumhuriyet'in ilk yıllarında sadece üç bölgesinden biri olan Cebeci (diğerleri Kale bölgesi ve Etlik-Keçiören bağlar bölgesi) eski binalarının içerisinde çok farklı hayatları barındırmaya devam ediyor.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Cebeci tarihtir....



Kale'den sonra Ankara'nın en önemli simgeleri arasındadır.Gençlik Parkı,AOÇ,Gar,Kurtuluş Parkı,Kuğulu Parkı kadar değerlidir Ankara tarihi için.Bugünkü durumu malum;bakımsız,terkedilmiş görüntüsü içerisinde hayatta kalma savaşı veriyor.
Ankara'da spor müsabakalarının ilk olarak yapıldığı Cebeci Çayırı üzerine kurulmuştur.Hatta ilk nizami futbol sahası da buradaymış zamanında.1930'ların başında yapılan 19 Mayıs Stadı yetersiz kaldığından 1967 yılında ikinci bir stad için Cebeci Stadı'na karar verilir.
Cebeci Stadı, hem dış hem iç mimarisiyle ülkemizde bulunan birçok staddan çok daha farklı özelliklere sahiptir.Dışardaki geniş merdivenleri,bilet satanın sadece yüzünü görebildiğiniz gişeleri,iki katlı tribünleri vs.Kapalının o dik merdivenlerini tırmanarak en üstüne çıkınca nefes nefese kalırsınız,en azından ben kalıyorum.Maratondan maç izlemesi de epey keyiflidir.Yağmur yağdığında alt kata inersiniz mesela.Devre arasında balkonumsu dış bölümünde 15 dakika çay molası bir başkadır.Yine dış tarafta dolaşmaya çıkınca karanlık, burun titreten kokusuyla sadece tuvaletler kapalı olduğu zaman kullanıldığı belli olan alanlar ürkütücü gelebilir.Maraton tarafında yedek kulübeleri de tribünlere oldukça yakın olduğundan rakip takımın kulübesine sataşmak eğlencelidir.Arkadaşlarla arasıra gittiğimiz Demirspor'un maçlarında rakip takımın yedek kulübesinin üzerinden laf atardık;"hocam kravat olmamış",ısınan oyuncuya doğru "hoca seni niye oynatmıyor,sana gıcık olm bu hoca" ...
Stad mimarisi kadar bulunduğu bölge bakımından da farklıdır.Ankara'nın en eski ve en sert mahallelerinin bitişiğindedir.Ulaşımı kolaydır.Hele bugün etrafında hızla artan bina ve nüfus yoğunluğunda maç zamanları şehrin kargaşasından kaçacabileceğiniz nadir alanlardandır.
Ankaragücü 1980'lerde 19 Mayıs Stadı'nın tadilatı sırasında bir dönem maçlarını burada yapmış ve bu maçlardan unutulmazlarından biri 86'daki bugün sevgiyle andığımız çok değerli hocamız Ahmet Akçay'ın golüyle kazandığımız Bjk maçıdır.En son olarak Rıza Çalımbay'ın geldiği dönemde devre arasında Rizesporla hazırlık maçı yapılmıştı.Herkes kapalıda yerini almıştı,nostaljik tezahüratlar eşliğinde çok keyifli bir gün olmuştu.Ayrıca maçın ikinci yarısında bir oyuncu girmişti "kim lan bu" sorusuna bir başkasının cevabı "o mu,adı Umut mu neymiş,daha on yedi yaşındaymış bu bebe" olmuştu.Hey gidi Umut...
Birkaç sezon Ankara Demirspor maçlarını takip etmiştik,sırf stadı arada ziyaret için.Takımın zaten Ankaragücü'nden farkı yoktu;oyuncularu takip etmeye çalışıyorsunuz bir bakıyorsunuz devre arasında takımın yarısı değişmiş.Zaten öteki sene takım 3.lige düştü, eeee dedik Ankaragücü'nün ızdırabı yeter üstüne Demirspor ağır geldi dedik,bıraktık sonrasında.Yine de gideriz arada bir.Takım 3.lige düşünce stadın çaycısı bile gelmez olmuştu.Ama gittiğimiz maçlar esnasında tribünde değişik eski taraftar abileri görmek fırsatımız da oldu;bir Demirsporlu 50 yaşlarında abi vardır mesela, ak saçlı falan.Asla tribüne oturmaz,demir merdivenlerin üstünden rakip oyunculara ve hakeme tüm stadın duyacağı şekilde ana avrat,sülale bırakmaz küfür eder.Zaten toplasan 150-200 kişi olur,bütün stadda eko yapar sesi.Bir kaç sefer muhabbet için yanaşalım dedik hemen tersledi,tam sinir abidir kendileri.
Bir başka not ise Duygu ve Berkay'ın yazdığı kitabın kapak çalışmaları burada olmuştur.işte o kitabın kapağındaki resim Cebeci Stadı'nda tasarlanmıştır,o spreyle yazı yazan da Anıl'ın bizzat kendisidir.


Ankara'nın 3.lig takımları olan Ankara Demirspor ve Pursaklar halen maçlarını burada oynamakta.Gelen seyirci sayısı da birkaç yüzü geçmez.İşte bu yalnızlığı birilerini rahatsız etmiştir zaman zaman.1997'de dönemin spor bakanı Yücel Seçkiner ilk adımı atmıştı,dahiyane düşüncesiyle;"şehrin başka bir yerine 35 bin kişilik stadı yapana Cebeci Stadı'nı tapusuyla vereceğiz,üstüne alış veriş merkezi yapsın işletsin".Neyseki Cebeci Stadı bu ilk saldırıyı kazasız belasız atlatmıştı.Ardından Gökçek tarafından benzer girişimler devam etti,vaat edilen stadın büyüklüğü bu sefer 35 binden 50 bine çıktı.En son 2007 yılında belediye meclisinde karar alınmıştı "Sincan'a 50 bin kişilik stad yapılacak,burası yıkılacak" diye.Neyseki halen ayakta ama o tedirgin edici durumu her daim etmekte.Gökçek'e kalsa "şimdi oraya bir alt geçit yaparım,üstüne 8-10 katlı alış veriş merkezi,otoparkı ohh mis gibi,gelsin paralar" diye düşünüyordur.Ama bu işler böyle olmuyor ki;Cebeci Stadı gibi mekanlar bu şehre ruhunu veren yerler.Orada kaç kişinin,kaç neslin hatırası var.Kızılay'ın görüntüsü ortada,hele Gençlik Park'ını yıllardır viraneye çevirdiğin görüntü ortada.Gençlik Parkı'nda taa 1930'larda yapılan tarihi köprüyü yıktırdın ne oldu,eline ne geçti başkan??
Neyse bundan sonrası ağzımızı bozarız anca.
Ama yine de,son kez; Cebeciyi yıkanın....
Not:Biz yine de ihmal etmeyelim Cebeci Stadı'nı ara sıra ziyaret etmeyi.İkinci yarı başlayacak 3.lig playoff maçları burada oynanacaktır.Her ne kadar perşembeleri oynanacak olsalar da değişik takımlar gelecek;Ankra Demirspor ve Pursaklar'ıın da olduğu yükselme grubunda İzmirspor,Göztepe,Maraş,Hatay,Lüleburgaz gibi renkli takımlar bulunmakta.

Sokak Fanzin sayı 1,3 Şubat 2009

Deplasman,Denizli,Votka,Mercimek,Palmiyeler....





Saat 24 suları,Gençlik Parkı önü;
"-Selamın Aleyküm
-Aleyküm Selam
-Merhaba
-Merhaba"
ben- ozzyyler nerde,Anıl,Sıtkı,Sebo,Ahmet???
berkay- Anıl nöbetteymiş,Ozzyy'nin ve Sebo'nun işi çıkmış,Sıtkı'nın kafası bozukmuş.
Ben- ozzyy daha dün akşam radyoda sensiz deplasman otobüsü kalkmıyormuş diye gaz veriyordu bize,Anıl da sanalda estiriyordu.
berkay- ......
ben- neyse....
berkay- ama sabah araba yapacaklarmış"
..........
yolluklar hazırlanır;
"ömer-ne içelim osman?
osman-votka.
ömer-iyi bi yetmişlik alıyorum.
osman-tamam.
Sokak-biz bu minibüse sığmayız.
osman-hele bir herkes binsin arabaya sayalım.bindik mi,4-5 kişi de sıkışsın biraz,heh tamam.
kaptan-böyle olmaz osman,ceza yeriz.polatlı'da çeviriyorlar.
osman-yemeyiz abi,her zaman gittiğimiz yol.
kaptan-valla yeriz osman.
osman-kaptan sen kafanı takma gideriz,konuşuruz biz,hadi sen devam et.
kaptan-yalnız gençlere söyle de yere çöp,izmarit atmasınlar.turist taşıyorum bununla,hadi sigara içsinler ama sakın yere atmasınlar.
ömer-beyler arabayı pisletmiyoruz,kimse yere çöp atmasın.
Sokak-tamam,sen merak etme ömer abi."
polatlı'ya yaklaşılır.
"osman-votka bitti mi ömer??
ömer-bitti,polatlı'da alalım."
yola çıkılır polatlı'da azalan içki sorunu tekrar halledilir.
bitmeyen tezahüratlar eşliğinde yola düşülür.
"uğurcan-yeni beste yaptım dinleyin.
serkan-sen başlat bakalım.
ben-beyler biraz daha alçak sesle bağırın,uyuyan arkadaşlar var (haftada bir gün uykumuz var zaten,millet çoluk çocuk sahibi oldu biz deplasmana gidiyoruz.bebeler de bi susmadı ak)
berkay-hakan abi gel gel,emok'un montuna kusmuşlar.
ben-hadi ya,dur bakayım,of offf,bi gram etrafa da sıçratmamış.
berkay-yeni almıştı montu da.
ben-markaymış da üstelik.zorla getirdik elemanı da,kaptana söyle dursun yıkayalım bir yerde."
Afyon civarı
"-acıktık ya duralım mercimek içelim"
sabah 6.30 stada varış.pazar sabahı in cin top oynayan şehrin stadının civarında bir işportacı abi
İşportacı abi-gençler ne maçı var,nerden geliyorsunuz?
Sokak-biz Ankaragüçlüyüz abi,sen Denizlili misin yoksa?
İşportacı abi-ne denizlisi,onların a.... koyarsınız inşallah.
Sokak-eyvallah abi,kolay gelsin sana."

kaptan-ya arkadaş o kadar söyledim,izmarit atmayın yere diye.şuna bir bakın Allah'ını severseniz,yapılır mı bu??
herkes-lan olm kim attı izmariti yere.kaptan sen merak etme şimdi temizleriz.
kahvaltı için bir kahveye oturulur.kağıt,okey derken;
"ben-berkay ne oldu anıl'ı aradın mı çıkmışlar mı yola?
berkay-telefonu kapatmış.
ben-.....


minibüste kalan cevo'dan telefon gelir;
"cevo-abi polis geldi,herkes buraya gelsin diyorlar
osman-polisi ver bana,merhaba,amirim mi diyeyim memurum mu diyeyim,yani hitap bakımından?hah tamam o zaman amirim bakın ben akrabalarımın evindeyim,arkadaşlar pamukkale'de,sıkıntı olmaz sen merak etme,denizli bizim kardeşimiz zaten"

saat 10.30 civarı

Sokak-içmeyek mi,içelimmmm.
denizlili yardımsever amca-gençler demek hepiniz Ankara'dan maç için geliverdiniz (Egeli şivesiyle).Size içeceğiniz bir yer bulayım.ama içmeseniz olmaz mı,gençler içiveriyorlar sonra olay çıkarıveriyolar.
Sokak-yok dayı sen merak etme biz alışığız"


şehir turu;
"emrahcan-berkay abi şunlar yapma ağaç mı??
berkay-yok,canlı onlar,palmiye ağacı.
10 dk sonra
emrahcan-aynı yapma ağaç gibiler,allah allah..."
stada gidiş, Sokak;
"-berkay abi bi milyon var mı?
-herkes de burdaymış,kemal abiler otobüs yapmış.
-sol kapalı'nın geldiği şaban dayı'nın otobüsü polis parka çekmiş.
-taraftardan çok pankart var ak;tunalı kapalı,anti-x,genç güçlüler,sokak,sol kapalı.
cevo-pankartı asalım.
Sokak-yükseğe astın cevo,millet sahayı göremeyecek.
cevo-bi daha değiştirirsem s...ler,zaten asana kadar ebem s...di.
Sokak-iyi o zaman"
dönüş yolu,Sokak;
"-bir yerde duralım da votka alalım.
-acıktık ya,bir yerde duralım da mercimek içelim.
Uğurcan eşliğinde koro tekrar başlar tezahürata;
(ben-gelirken uyutmadılar,giderken uyutmuyorlar,evde olmak vardı şimdi ak)
Ankara'ya varış vedalaşma;
Sokak-hadi beyler görüşürüz.
......
“osman-ömer bir şişe daha votka vardı,o nerde?
ömer-beyler votkayı kim aldı,heh tamam burda.”
.....
Trabzon'da görüşmek üzere.

Sokak Fanzin Sayı 1,3 Şubat 2009