19 Mayıs 2012 Cumartesi

Morluklar,Ahu Tuğba ve Boney M

"-Ahmet abi boynunda morluk var,bir şey mi oldu?
-Dün gece Ahu Tuğba ile yattım."
Bir gün kaldırımda oturuyorduk,Ahmet abi bize selam vererek dükkana doğru yürürken boynunda bir karartı gördük.Tabi hemen her gün kavga,çatışma gördüğümüzden olsa gerek biraz endişeli sorduk.Gülerek cevabını vermişti ama 7-8 yaşlarında çocuktuk daha o zamanlar,anlamadık tabi.

Ahmet abi ODTÜ'de öğrenciydi,gençti neşe doluydu.Top sakalı vardı,yakışıklıydı.Her ne kadar adı Ahmet olsa da Rum bir ailenin çocuğuydu.Kırtasiye dükkanlarını ilk açtıklarında mahalledeki milliyetçi abilerin desteğiyle (!) kendisiyle Allahsız komünist diyerek sohbetlerimiz başlamıştı.Sonra samimiyeti ilerlettik,dükkana babasına yardıma her geldiğinde bize takılır,sohbet ederdik.Bir süre de babamla (nereden öğrendiyse) aralarında Rumca küfür taşımacılığı yaptım,tabiki espirisine;
Ben-Babam sana şöyle dedi. Ahmet abi-Sen de git ona şunu söyle.
Ben-Baba,Ahmet abi sana bunu dedi.
Babam-Vay şerefsiz,sen de git şunu de.

Bir başka günse bize iki kaset verdi,biri o zamanın siyasileriyle dalga geçen komedi kaseti diğeri de Boney M'in içinde Rasputin şarkısı da olan kasetiydi.Kasetleri bir süre dinledikten sonra ne yazıkki her ikisine de radyodan defalarca şarkı kaydetme saçmalığını yaptım.

Sonra 12 Eylül oldu,mahallede gösteri yapan,bildiri dağıtan,sabahları polisin-askerin kontrolünde yazılarını silmek zorunda kaldığımız abiler ablalar görünmez oldu.Ahmet abiler de dükkanı kapatıp gittiler.Yıllarca görüşemedik ama yıl 1984'tü,haberini aldık.Ahmet abi evde tüpgazı açıp temelli gitmeyi tercih etmişti.Bilmiyorduk neden bunu yaptığını,ama yapmıştı gerçek olan buydu. İşte o gün bugündür ne zaman bir Boney M'in şarkısını duysak ailecek aklımıza gelir,önce hüzünle ama sonra gülen yüzünü düşünerek neşeyle dinleriz.

Not: İlk resim Grup Ekin'in ODTÜ'de ilk verdiği konserin biletidir.

11 Mayıs 2012 Cuma

Ulucanlar

Giriş ücretini ödeyip dar koridorlardan geçerek cezaevine giriyorum.Artık içerdeyim ve ikiyüzlülüğün tarihini gezmeye başlıyorum.Açık,kısa bir yoldan ibaret alanda Adnan Menderes Bulvarı yazılı bir tabelanın duvarda asılı olduğunu görüyorum.Ne alaka diye düşünerek devam ediyorum ve karşımda Hilton Koğuşu adı verilen iki katlı yapıyı geziyorum.Cezaevinin içerisinde farklı bir bina olan burası gerçekten diğer bölümlere göre Hilton ismini hakediyor.Yazar,gazeteci ve politikacılar genel olarak burada kalmış;Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi sol yazarlar,Bülent Ecevit gibi ortanın sağı politikacılar ve sağdan gazeteci,aydınlar.Ama ilgimi çeken diğer nokta da burada yatanların çoğunun bulvara ismi verilen Adnan Menderes döneminde yatmış olmaları.
Cezaevini gezerken diğer insanların konuşmalarına belki istemeden ama aslında ve mutlaka isteyerek kulak misafiri olunmalı.Bir abinin “işte Necdet Adalı şurda alttaki köşedeki yatakta yatardı” demesini,birkaç Ayaşlı teyzenin Deniz Gezmiş'in hayatını anlatan yazıyı okurkenki “bak gızzz,bizim toprağımızmış” demesini yine aynı teyzelerin Erdal Eren'in hayat hikayesini okurken “pekte gençmiş”demelerini ve diğerlerini duymak gerek.Ve adi suçluların anılarını....Tekrar vurgulayacak olursak diğer ziyaretçilerin anlattıklarına kulak misafiri olmakta mutlak fayda var.
Çoğumuzun bildiği üzere Yılmaz Güney Duvar filmini,Ulucanlar'da kaldığı dönemde tanık olduğu çocuk bölümündeki isyandan hareketle Fransa'da çekmişti.Yıllarca yasaklıydı,Türkiye'de ilk gösterimi ise 90'ların başında Ankara Film Festivali'nde olmuştu,o da tek gösterimlik izin alınarak.Dün gibi hatırlarım salon tıka basa doluydu,filmden çıktığımızda bir süre ağzımızı açamamıştık.Ama beni daha çok etkileyen filme konu olan çocuk koğuşundaki tecavüz ve işkence olaylarından aynı sebeple filmi izlediğimden bir hafta sonra gazetede okuduğum bir haberdi;Keçiören Islahevi'nde çocuk mahkumlar işkence ve tecavüz olaylarından ötürü isyan çıkarmışlardı.Ve 20 yıl sonra bugün Pozantı Cezaevi'nde yaşananlar gibi. İkiyüzlülüğün bir başka fotoğrafını koğuşları gezerken görüyorsunuz.26 Eylül 1999 Ulucanlar Katliamı olarak tarihe geçen olayların öncesindeki Hürriyet gazetesinin manşetlerini okuyorsunuz, "hapishane değil hücre evi" minvalindeki yazılar.Hani o tünel kazıyorlar diye devletin kendi hapishanesine girerek tünel bulamadan çıkan ama ardında 10 (on) insanın cesedini bırakarak çıktığı isyan bastırma girişimini (!).
Deniz'in,Yusuf'un,Hüseyin'in,Erdal'ın,Adalı'nın ve daha birçok insanın asıldığı kavağın gölgesindeki darağcının Devrimci 78'lilerin “o bizim hatıramızdır,vermezseniz çalacağız” tepkisinden sonra hücre içinde korumaya alınmasının trajikomikliği... En son cezaevini müzeye dönüştüren belediyemizin oluşturduğu satış bölümünü geziyoruz.Muhsin Yazıcıoğlu,Nazım Hikmet kupaları,anahtarlıkları vs.Son günlerin haberi olan,aynı dükkanda Deniz,Yusuf ve Hüseyin'e ait malzemelerin ailelerinin itirazları sonucu kaldırılmasıyla ilgili belediyemizce görevlendirilen prezantabl arkadaşla sohbet etmek istiyorum; Ben “Denizlerin ürünleri satılmıyor mu artık?” Prezantabl satış sorumlusu “Yok,bir iki haber çıktı sonra kaldırdık.” Ben “Ya kardeş yanlış anlama,senle bir derdim yok.Ama sence de tezat değil mi,sen devlet olarak adamları as sonra da burada kupasını sat” Prezantabl satış sorumlusu “O ürünleri para kazanmak için değil insanlar istedi diye sayın başkanımız yaptırmıştı.Hiç bir karımız yoktu zaten,o haberi yapan gazeteci kadın kendi de aldı.” Ben “haber yapmak için almıştır” Prezantabl Satış Sorumlusu “Yok yok ben biliyorum,evinde kullanmak için aldı” Ben “Peki” Son olarak girişteki ziyaretçi defterine girişte veyahut çıkışta gözatılmalı...

6 Mayıs 2012 Pazar

Ankara'dan Arkadaş geçti....

12 Mart öncesi bir yurt baskını sonrası başı gözü her bir yanı siyah mor içindeydi.Günlerce baskın sonrası bu siyahlığı taşıdı,yıllarca ağrısını çekti.Toplumcuydu ve bir o kadar bireyciydi.Zeki Müren'i seviniz diyerek o gün bugündür isyankardır toplumun genel kabullerine.
Bireyciliğinin yanında toplumculuğunun karşılığı olarak çektiği baş ağrılarının sonrasında bir gün,5 Mayıs 1973'te yol kenarında cansız bedeni bulundu.
Bursa doğumluydu ama ve belki daha çok Ankaralıydı,Ankaralı Dört Dörtlük şiiriyle.Sakalsız Oğlanın Tragedyası.Aşkla Sana,Ferhat,Merhaba Canım,Pencere,Sevdadır ve diğerleriyle hep ışıktır hayatımıza. Arkadaş'ı okuyunuz,elbet seveceksinizdir.

ANKARALI DÖRT DÖRTLÜK
Ankara vurulmuş bileklerime
Dumanlı hava, kurt kapanı, ciğerparem
Yaşayanlar unutmadı geçen kışı
Dumanlı hava, kurt kapanı, ciğerparem

İlkyaz mı bu hani nerde Ankara
Cılk yumurta akı kına yakısı
Sürgün hızı sürgün hızı yürektedir
Kavuniçi buğday tanesi, yanık yarası

Koş bire doru at koş bire doru at
Sürgün hızı yüreğime tak eder
Ben böyle Ankara’yı neyleyim
Sürgün hızı yüreğime tak eder

Doymadım doymadım adını anmağa
Oy benim canımın canı canım
Doymadan doymadan Ankara’ya
Oy benim canımın canı canım

22 Nisan 2012 Pazar

Su Perileri ve Dalí

Şehrime Dali gelmiş duyarsız kalmak olmaz hesabı serginin olduğu Cermodern'e yol aldım geçenlerde.Doğrusu hiç gitmemiştim Cermodern'e; Google'ın haritasından Sıhhiye'de Adliye'nin arkasında olduğunu öğrendim.Her ne kadar Ankara'nın merkezi olsa da (bilen bilir) ıssız,pek bir yayanın kullanmadığı bir bölge.Salonun bulunduğu alana girdiğimde tanıdık gelen,geçmişten bir yerlerden hatırladığım heykel daha doğrusu heykelli havuz dikkatimi çekti.Hemen yaklaştım evet oydu,en son Tandoğan'da görmüştük kendisini.O gün bugündür ortalarda yoktu.Aslında 2 yıldır burdaymış kendileri,benim hatam kusura bakmasın.
Sergiyi gezdikten sonra tekrar yanına geldim ama fotoğraf çektiğim esnada üzerinden akan sular durmuştu ne yazıkki.Başkent Ankara'nın en eski tanıklarındandı oysa,ama hiç bir yerde rahat vermemişlerdi.1924'te Hacettepe Park'ına ilk gelişinin ardından Kızılay,Gençlik Parkı,tekrar Hacettepe,Tandoğan sonra İMG'nin depolarında 18 yıllık istirahat diyelim,saflığımızı korumak için.Tandoğan'da bilindiği üzere onun kaldırıldığı yerde Kütahya Porselen'in çaydanlığı mevcut.Elbette büyüklerimizin bir bildiği vardır,zaten heykel dediğin otoritenin,kahramanlığın timsali ya da çaydanlık gibi bir simge olmalıdır.Böyle periymiş,hele çocukların pipilerinden suların akması gibi gayri ahlaki durumlar sözkonusu olamaz. Sözün kısası bir ziyaret etmekte fayda var kendilerini. Hem Dali'yi de görmek lazım.Ayrıca ve şahsen mutlaka görülmesi gereken Dali'nin hayatını anlatan film gösterimi saat 10.00'da başlıyor her bir buçuk saatte bir tekrarı oluyor.Sergi 20 Mayıs'a kadar açık.Tam 10 TL,öğrenci 5 TL.

13 Nisan 2012 Cuma

montör sabri

ben sabri,montör sabri derler arkadaşlar. imalat-ı harbiye'de çalıştım yıllarca,bir çeşit montaj işiydi bizimkisi.ahhh ne yıllardı,zor yıllar bilmezsiniz...Cumhuriyet'in ilk yılları ama her an tekrar harbe girer miyiz endişesi...yokluk bir yandan,açlık bir yandan..ama başardık evelallah,üstesinden geldik... ağırdı işimiz,iş çıkışı yorgun düşerdik.eve gitmek zor geldiğinden iki kadeh niyetiyle tutardım Kürdün Meyhanesi'nin yolunu.biz Kürdün Meyhanesi derdik ama gerçekte adı Yeni Hayat Lokantası'ydı.şairler,yazarlar felan da gelirdi amma velakin sanmayın öyle ahım şahım bir yer de değildi.Orhan Veli vardı bunların arasında benim en hoşsohbet olduğum.kış ayları ortada yanan sobanın etrafında kimi zaman şarabımızı az biraz paramız varsa lakin rakımızı yudumlardık.bu yazar,gasteci taifesinden midir nedir siyasi şubenin polisleri de eksik olmazdı burada. sonra bir gün iş kazasına verdik ayağın birini.ama yine de tek ayakla da olsa gittik meyheneye,Orhan'la sohbete... Oysaki hep ev ahalisi beklerdi beni,her sabah hanım "sakın akşam geç kalma.evde şeker yok,ekmek almayı da unutma" derdi erken gelmem için. belki gerçekten yoktu evde şeker,ekmek bilmezdim. her iş çıkışı kendime bugün eve erken gitmeliyim derdim.ama şeytan beni meyhaneye bırakırdı yine de... "Montör Sabri ile / Daima geceleyin / Ve daima sokakta / Ve daima sarhoş konuşuruz./ O her seferinde,/ << Eve geç kaldım >> diyor./ Ve her seferinde/ Kolunda iki okka ekmek." Orhan Veli

Ankara Kabadayıları



Yağcıoğlu Fehmi Ağa gecenin karanlığında evine doğru giderken yol kenarında sızmış haldeki Kalburcu Hüseyin Ağa'yı farkeder.Yerde yatan hasmına doğru eğilince arkadaşı seslenir hemen;
-İşte tam zamanı,çek bıçağını bitir işini.
Fehmi Ağa ise;
-Ağalık,hasmına böyle kendinde değilken bıçak çekmek değildir diyerek onu sırtlar ve evine götürür.
Kalburcu'nun anası,kapıda oğlunu Fehmi Ağa'nın sırtında görünce oğlunu öldürdü sanarak feryadı koparır.Fehmi Ağa telaşlarının boşa olduğunu anlatır ve Kalburcu'yu anasına baygın bir şekilde teslim eder.Kalburcu sabah kendine gelmesiyle eve nasıl geldiğini öğrenir ve aracıların da yardımıyla o dönemin iki yiğidi barışır.
Ankara'nın ilk kabadayıları seğmen geleneğinden gelen bu kişiler olarak bilinir.Osmanlı'dan gelen seğmen,efe geleneği cumhuriyetin ilk yıllarına kadar sürer.Ardından 1940'lı yıllarda kabadayılık ortaya çıkar.İlk dönemlerinde kabadayılar genelde kahve işletenler veya küçük esnaflar arasından çıkmıştır.Her birinin uğraştığı bir işi vardır.Mahallenin bıçkın delikanlıları olan bu insanlarda mahallenin namusunu koruma,zayıfları kollama,muhtaça yardımcı olmak gibi olumlu özellikleri vardır ilk dönemlerde.
Ankara Kabadayıları kitabının yazarı Halil Soyuer şöyle tanımlar kabadayılığı;
“Kabadayılık olgusu,hiçbir dönemde ve hiçbir zaman,bulunduğu yöre insanlarına zorla hükmetmek,kendisine zorla çıkar sağlamak,şundan bundan haraç almak,vatandaşın ırzına namusuna göz dikmek eylemi değildir.Kabadayı insan,her zaman ve her ortamda özü sözü bir,kıçı başı oynamayan,haksıza arka çıkmayan,hakkın ve haklının yanında olan insandır.”Ama ne var ki kabadayıların bu olumlu özellikleri ilerleyen yıllarda hızla bozulacaktır.
Ankara'da mahalle olarak kabadayıların çıkış yerleri genellikle;Altındağ,Atıfbey,Kayabaşı,Çinçin,Yenidoğan,Aktaş ve Hacettepe'dir.Özellikle “yiğidin harman olduğu mahalle” Hacettepe biraz daha ön plandadır her zaman için.
1940lı yılların bazı önemli isimleri ise Kabadayı Mehmet,Sarı Veli,Kürt Cemali,Boşnak Muharrem,Karagöz Kemal sayılabilir.Her birinin mutlaka değişik hikayesi vardı elbet.Bu dönemin hızlı kabadayılarından olan ama aynı zamanda sıkı dost olan Kabadayı Mehmet ile Sarı Veli'nin arası bir gün bozulur.Sarı Veli,Kabadayı Mehmet'in hapse girerken kendisine emanet ettiği silahı kumarda kaybeder.Kabadayı Mehmet bunu öğrenir ve hapisten çıktığında Sarı Veli'yi öldürür.Bu cinayetle artık kabadayılık ortamı bozulmuştur.Bir süre sonra ise yine Kabadayı Mehmet ile Altındağ'ın ünlü kabadayısı Kürt Cemali ile arasında anlaşmazlık olur.Bu iki ismin de olduğu bir ortamda çıkan tartışma ve sonrasında çıkan kavgada elektriklerin de kesilmesiyle nerden geldiği yıllarca ortaya çıkarılamayan,kimin sıktığı bilinemeyen kurşunlarla Kürt Cemali öldürülür.Kürt Cemali'nin yakınları Kabadayı Mehmet'in tarafında bulunan Dündar Kılıç'ı suçlar.Dündar Kılıç yıllar süren baskılara dayanamayarak hapis yıllarından sonra ailesiyle İstanbul'a yerleşmek zorunda kalır.Kabadayı Mehmet ise Ankara sokaklarında Kürt Cemali'nin akrabaları tarafından öldürülür.
Özellikle Altındağ insanı tarafından çok sevilen Kürt Cemali yıllarca unutulmaz.Adına ağıtlar yakılır ve Nuri Sesigüzel'in okuduğu bir plak bile yayınlanır.
Ankaralı Kürt Cemali'ye Ağıt

Kaderim böyleymiş, ağlama anam
Cemalin boyandı al kızıl kana
Dört tane yavrumu bıraktım sana
Layikmidir felek bu ölüm bana
Ben ölürsem bağlatmayın başımı
Arkadaşlar diksin mezar taşımı
Annem silsin gözlerimin yaşını
Dertli yazın mezarımın taşını

Söz-Müzik=Nail Bayşu

Haldun Taner'in yazdığı Keşanlı Ali Destanı'ının da kahramanı Kürt Cemali olduğu söylenir.Haldun Taner artık dönemin koşullarından mıdır bilinmez Kürt Cemali'dir demez olay kahramanına ama oyuna konu olan olayın Altındağ'da geçtiğini kabul eder.

Dündar Kılıç'ın bu döneme ilişkin şöyle bir demeci vardır;“Allahımı inkar edeyim,bizi öldüreni o zamanlar rahat Ankara'ya vali yaparlardı...Hem de alkış tutaraktan..”

1970'lerde itibaren artık kabadayılık ortamı bitmiştir ve babalar (!) dönemi başlamıştır.Ülkedeki şiddet ve yokluk ortamından faydalanmak isteyen bu babalar silah tüccarlığına ve kaçakçılığına başlar.Mahallelinin namusunu koruyan,garibanın elinden tutan zamanın bıçkın insanlarının bir kısmı artık haraç toplayan,uyuşturucu ve silah tüccarlığı yapan insanlar olmuştur.Bu şekilde bozulmayı gururuna yediremeyenler ise bir kenara çekilmiştir.

1980 darbesiyle silah tüccarlığı,kaçakçılık vs yapan babalar (!) devri de sona erer.Bundan sonra ise mafya çetelerinin dönemi başlamıştır artık.

“Son kabadayı” olarak nitelenen İskender Çolak ise bir roportajında kanunsuz,ahlak dışı işlerle uğraşan,haraç toplayan çoğu yeni yetme bu kişilerin kabadayı,delikanlı vs olarak nitelendirilmesine isyan etmiştir.Hatta televizyon dizilerinde bu tip insanların ön plana çıkarılmasına çok kızar;

“Delikanlı dediğin kendine güvenir. Öyle yanına 5-10 kişi al, silahlı gezdir, bunlar çok ayıp şeyler.

Delikanlının asıl silahı iyiliktir. Silah, sadece onur ve haysiyet için çekilir.” der Son Kabadayı İskender Çolak.

Kaynaklar: 1-Soyuer,Halil-Ankara Kabadayıları

2-Uçak,H.İbrahim-Kebikeç,Yıl 2000 Sayı 9

Sümela,Artvin,Kars,Doğu Ekspresi,vd.



1.Gün
Yolculuk Cuma gecesi Ulusoy Turizm'e ait otobüsle başladı.Şoförlerin de Trabzonlu olduğu otobüse girişim,aslında Karadeniz'e de ilk adımım olmuştu.Ordu ve Giresun boyunca hasadı yapılan fındıklar kurutmak için dışarıya serilmişti.Sabah 9.30 gibi Trabzon'a indim ve zaman kısıtlı ve etap uzun olduğu için ilk hedef olan Sümela'ya gitmek için Maçka minibüslerinin kalktığı yere geldim.Gidiş-dönüş 25 tl ama sayıca fazla olunursa pazarlıkla daha düşük fiyata gidilebilir ya da Maçka'da indikten sonra otostopla gidilebilir.Trabzon Maçka arası 29 km,Maçka Sümela arası ise 17 km ama daha dik bir yola sahip.Tesislerin olduğu ilk bölge ile kilise arasında 2 km yol var.Tesislerden kiliseye patika yoldan veya araba yolundan çıkılabilir,her iki yol da oldukça dik.Ama araba yolu çok dar ve riskli,iki araba zor sığıyor ve virajlar oldukça tehlikeli,çünkü bir taraf uçurum.Bizim minibüsün şoförü kiliseye kadar bizi çıkarıyor,dönüşte patika yoldan 15-20 dakikada inersiniz diyor.Arabada benden harici Sümela'yı gezmeye gelen iki kişi daha var.Bunlardan Muşlu,İslamcı Kürt arkadaşla beraber kiliseyi ve civarını gezmeye başladık.Ve kimi zaman birbirimizin fotoğrafını çektik.Sümela'nın bir kısmı tadilat nedeniyle kapalıydı.Muşlu arkadaşla Sümela'da olduğu gibi Anadolu'nun diğer yerlerindeki kiliselerde figürlerin yüzlerinin karalanması üzerine tartıştık.Tavandaki resimler ve ortalama bir insanın uzanamaycağı kesimdekiler bozulmamıştı,neyseki.Kilise merkezden oldukça uzakta kayalık bir kesimin doğal yapısı üzerine kurulmuştu.Kilise içerisini gezdikten sonra yaklaşık 2 km'lik ormanın içinden iniş yoluna geçtik.Şoförün söylediği gibi yaklaşık 20 dk çok güzel bir patika yoldan sonra aşağıdaydık.Aşağıdaki buluşmadan sonra Trabzon'a doğru yola koyulduk.Yolda Maçka civarında yapılan HES çalışmalarıyla ilgili şoförü biraz yokladım,o da tepkiliydi.Sularımız azaldı dedi,hatta Trabzonspor'un denize dolgu olarak yapılacak stadına da tepkiliydi.Trabzonspor'u sahiplenmek gerçekten bölgede çok farklı.Fabrikalar,arabalar,binalar bile kimi zaman bordo-mavi.
Trabzon'a varıştan sonra hemen Hopa otobüslerine bindim,yarım otobüs denilenlere.Otobüsün çoğu hat üzerinde inecek Kradeniz insanlarından oluşuyordu ama zamanla bu profil yerini Türkiye'ye gezmek veya çalışmak için gelen Gürcistanlılara bıraktı.Karadeniz sahil yolu öncesini bilmiyorum ama belli ki deniz kenarı keyfini bitirmiş.Hopa'ya kadar deniz kenarında oturulacak mekan sayısı parmakla sayılacak kadar az.Arsin,Ardeşen,İyidere,Fındıklı,Pazar,Rize Merkez,Arhavi gibi sayısız yerleşim yerini geçtik.Fındıklı yol boyunca en güzel yerdi.Rize'ye tam girişte günlük güneşlik olan hava yerini kara bulutlara bıraktı.Aklıma Rizespor'un maçları geldi,ki ne zaman maçlarını televizyondan izlesem sağanak yağış olurdu.Rize'ye girdiğimizde de yağmur başladı ve çıkışımızla yağmur bitti,Karadeniz gezim boyunca da bir daha yağmura rastlamadım.Hopa'ya yaklaştıkça da otobüsteki çoğunluk Gürcü kimliğinin eline geçti.Hopa'ya yaklaşık 6 saat sonra vardım.İlçe Ramazan dolayısıyla durgundu.Biraz dolaştıktan sonra yemek için bir lokantaya oturduğumda iftar saatinin yaklaştığını anladım.İftarını açmak için lokantaya gelenlerle ezan saatini bekledim.O esnada aynı masadaki Hopalı birkaç kişiyle kalacak otel hakkında bilgi aldım ve dolayısıyla yemek sonrası ilçenin belki de tek İslamcı oteli Huzur Otel'e kalmak için gittim.Otel 35 tl,tuvaleti ve banyosu var ama tuvaleti arızalıydı.Denize sıfır oteldi bunun yanısıra.Söz arasında pek tavsiye edebileceğim bir otel değil.Sabah otelden çıkışla birlikte merkezdeki parkta tost eşliğinde kahvaltımı yaptım.Daha sonra ise Hopa'ya bağlı Kemalpaşa'ya gittim.Hopa'da olduğu gibi Kemalpaşa'da da Türkçe,Gürcüce ve Lazca konuşmalar birbirine karışıyordu.Biraz merkezi gezdim sonra ise sahil boyunu dolaştım.Sahili çok güzel,bir yandan denize sıfır çay tarlaları diğer yandan denize girilecek yerleri olsun çok güzel.Devletin yasal biber gazıyla öldürülen Metin Lokumcu için Hopa ve Kemalpaşa'daki yazılamalar dikkat çekiciydi.Sahile paralel Gürcistan'dan günübirlik alışverişe gelenler için daha çok deterjan veya giyim eşyası satan dükkkanlar sıralıydı.Kemalpaşa gezisinden sonra Hopa'ya dönüş ve ardından Artvin'e yolculuk başladı.


2.Gün
Hopa Artvin yolu çok güzel.Geride Hopa'yı ve denizi bırakarak,sıfır rakımdan ilk defa gördüğüm o kadar dik,sıra sıra dağların arasında yeşilliğin içinden yolculuğun keyfini çıkarıyorum.Ama HES'lerin tahribatı burda da çok belirgin,güzelim dağları ortasından bir bıçak gibi yaran beton kanallar...Borçka'yı tam geçtiğimizde şoför birden arabayı sağa çekiyor "ilerde maliye varmış,bilet kesmem lazım" şoförün bilet kesme gayreti yaklaşık 30 dakika kadar sürüyor.Her birinin saati farklı,tarihi yanlış olarak,yolcuların bırak biz yazalım veryansınlarının da etkisiyle en son kendisi de bıkıyor aman ne olursa olsun diyerek yola devam ediyoruz.
Artvin garajında iniyoruz,şehir merkezi yukarda.Zaten tüm şehir dağın yamacına kurulmuş,yollar çok dik.Düz 50 mt bile bir yol yok neredeyse.Merkezi turluyorum biraz,bir yandan kalacak uygun fiyatlı bir yer arıyorum.Bir kafede mola veriyorum.Artvin bölgesinde çaylar süzgeç kullanmadan,çayın kendisiyle geliyor.Gelen çayı beğenmeyen bir müşterinin şikayeti ilgi çekici "ha bu bardağın dibi görünüyor" diye çayın değiştirilmesini istiyor.Ramazan ayı olmasına rağmen şehir hareketli,kadınların da sosyal hayatta aktifliği dikkat çekici.Ardından sabah Kars'a gitmek için Lüx Karadeniz Seyahat'ten biletimi alarak otele geçiyorum.
3.Gün
Sabah Lüx Karadeniz'in otobüsüyle yola devam ediyorum.Otobüs dolu,yolcuların hepsi bayram öncesi evine varma telaşında.Yolcu profili de köylerine gitmeye çalışan Artvinliler ve bölgede çalışan Ardahanlı Kürt işçilerden oluşuyor genellikle.Yolcular şoförün uzun süre mola vermemesinden şikayetçi,diğer yandan da indir bindir oldukça yolcu profili Artvinliler'den Kürt işçilerin çoğunluğuna geçiyor.Gariptir ki kendi bölgesinin insanına karşı agresif davranan şoför giderek naifleşiyor.Artvin-Şavşat yolu güzel olduğu kadar bir o kadar tedirgin edici.Kimi zaman tek aracın geçebildiği,etfanızdaki dik dağlardan her an taş,kaya düşebileceği korkusuyla giderken kışın kim bilir nasıldır bu yollar diye düşünüyorum.Bir süre sert,keskin sıra dağların arasından çıkıyoruz,artık Ardahan sınırlarındayız.Geniş ovalar ve otlayan sığır sürüleri uzaktan güzel görüntü oluşturuyor.Ardahan'dan çıkıp Göle'ye vardığımızda yolcuların çoğu inmişti.Otobüste kalan 3-5 kişiyle yola devam ediyoruz ve akşam saatlerinde Kars'tayız,hiç bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştim.Oysaki haritadan yol kısa gözüküyordu.Otogar'dan inişle merkeze doğru yürüyorum,bir yandan da yarın Ani Harabeleri'ne gitmek için araşatırmalara başlıyorum.Harabeler Ocaklı köyünün sınırındaymış,her sabah köye servis oluyormuş ama yarın bayramın ilk günü olduğu için minübüsler çalışmaz bilgisini alıyorum.Sağ yanımda Kars Kalesi'ni izleyerek merkeze yürümeye devam ediyorum.
Yeni Otel'de kalmaya karar veriyorum.Banyo tuvalet ortak fiyat uygun,temiz ve güvenli.Otel işletmecisi Volkan'dan ve çalışan Barış'tan Ani Harabeleri'ne nasıl gidebilirim diye bilgi alıyorum.Turistleri götüren birinden bahsediyorlar ama o nekadar fazla istese de 30 tl'den fazla vermemem yönünde uyarıyorlar ya da dolmuşla çevre yoluna çıkmamı oradan otostopla gidebileceğimi söylüyorlar.Neyse adamla telefondan görüşüyorum uçuk bir ücret söylüyor ben olmaz deyip kapatıyorum.

4.Gün
Sabah tam dolmuşa binecekken bir daha arıyor neyse anlaşalım hesabı 30'a anlaşıyoruz,ama diğer yolculara söyleme diyor.5-10 dakka sonra geliyor,bir otelden Güney Koreli bir kadın turist ve belki de Kars'ın en salaş otelinden Gil'i alıyoruz.Gil'in kaldığı otel sahibi (artık ne kadar otel denirse) anahtarı kendisine teslim etmiş bayramın ilk günü nedeniyle köyüne gitmiş.Bizimki belli ki yeni duştan çıkmış saçlar ıslak,kahvaltı da etmemiş.Neyseki cebimde akşamdan kalma az miktardaki tuzlu fıstığı kendisine vererek Türk misafirperverliğini gösteriyorum.Rehber şoför karışımı abi tam buraların kurnazı olduğunu belli eder hareketlerine devam ediyor,aman yiğenim ne ücret ödediğini söyleme diyor.Neyse gittiğimizde Gil'e söylüyorum ve bunun bizim buralarda olağan olduğunu,makul karşılaması gerektiğini kıt İngilizcemle anlatıyorum,o da kıt Türkçesiyle anlamış gibi yapıyordu.Gil Avustralyalı,orda psikoloji okumuş burda Türk-Ermeni sorunu araştırmak için gelmiş.Bunu öğrenince çocuğa inceden ayar oluyorum,size mi kalmış sorunumuz gibisine.Güney Koreli abla depresif görüntüsünün hakkını vererek Ani Harabeleri'ne vardığımızda yalnız gezeceğini söylüyor.Ben de Gil ile takılmaya devam ediyorum.Ani Harabeleri doğa güzelliği açısından tek kelime ile muhteşem bir yerde,Arpaçay ile ayrılmış Ermenistan sınırında.Karşıda Ermenistan sınır karakolu biraz daha uzakta Ermeni köyleri.İnsan tabi düşünmüyor değil,yüzyıllarca birlikte yaşayan insanlar nasıl böyle keskin bir şekilde ayrılıyor diye.Ani Harabeleri mutlaka görülmesi gereken bir yer.Son birkaç yıla kadar askeri bölge diye gezilmesi yasakmış.Geriye kalan binalar adı gibi her ne kadar harabe gibi olsa da mutlaka görülmeli derim.
Gil,depresif Güney Koreli ablamızla birlikte Kars'a dönüyoruz.Öncesinden bahsetmediğim rehber-pazarlamacı abimizin görevi devrettiği yiğeni şoför arkadaş Güney Koreli depresif ablamıza du yu spik ingliş diye askıntı olmaya devam etti yol boyunca,içinden "lan şu İngilizceyi bi çözseydik" özeleştirisini anlamamak elbet mümkün değildi.Neyse şehre vardık bizim Gil'e verdiğim tuzlu fıstıklar etkisini tamamlamış olsa gerek ucuzundan tavuk dönerciye oturuyoruz.Dürüm 3 tl ama ben büyükşehir deneyimi olan biri olarak servis isteyelim ekmeğe dayanırız diyorum,arada en fazla 1 tl oynar diyorum.Ekmeğe dayanıyoruz elbet ama hesabı isteyince 7,5 tl yazmış her servise.Yani abi diyorum bu fiyat biraz orantısız değil mi deyince de abide üzgün bir hava oluşuyor,bu sefer ben de dediğime pişman oluyorum.Hesabı ödeyip çıkıyoruz Kars Kalesi'ni gezmeye.Kars Kalesi şehrin en hakim yerinde,Kars'ın her yerini görebiliyorsunuz.
Kale gezisi ardından Kars'ın birkaç meyhanesinden birine oturduk.Ben gezi öncesinde olsa gerek,gezi boyunca ve tüm gün gün boyunca Doğu Expresi ile gece başlayacak uzun yolculuğumu hesap ederek dayanıyorum biraya.Epey bir süre meyhanede takılıp otele dönüyorum arkadaşlarla vedalaşıyorum ve gara doğru yol alıyorum.Tren hazır yolcularını bekliyor,ben yedek içkilerimle örtülü kuşetli yerime geçiyorum.Kafam da epey bir güzel olduğu için eşofmanımı giyerek yatış pozisyonu aldığım esnada biletçi amca giriyor içeri,"biletiniz beyfendi" diyor uzatıyorum bileti.Amca önce bilete bakıyor sonra bana bakıyor "sizin bilet yarına" demesiyle ufaktan yaygara koparmaya çalışıyorum ama amca çok sakin ve kibar bir şekilde "bence inin yolda sorun yaşarsınız" demesiyle,hayal kırıklığı eşliğinde yarınki uzun yolculuğu tekrardan düşünmenin karamsarlığı çöküyor bir anda üstüme.Gar'ı terkediyorum ama bu sefer de Kars'ın arka sokaklarında kayboluyorum,sarhoş bir şekilde bir askeri bölgenin yanından geçerken ışıktan yürümeye çalışıyorum,nöbetçi kulesindeki askerle inceden kesişerek.Ve tekrar otele dönüyorum,durumu izah ederek.

5.Gün
Beklenmedik gezinin uzaması durumuyla tekrardan geziyorum Kars'ı.Yaklaşık otuz yıl süresince Rusların işgali sırasında yapılan muhteşem sanat eseri binaları tekrardan inceliyorum.Orhan Pamuk'un Kar kitabında tasviriyle birebir örtüşüyor Kars;uzaklık,umutsuzluk,karamsarlık.Oysa ki çok güzel bir şehir.Çok çeşitli etnik ve mezhep yapısıyla ülkemizde sanırım tektir;Terekeme,Türk,Kürt,Azeri,Malakan (bknz.Deli Deli Olma filmi),Alevi,Sünni vs.Bir de dikkatimi çeken benim rastlamadığım veya kaçırdığım başbakan Erdoğan'ın İstanbul-Kars arası hızlı trenle 7 saat olacak açıklaması.Gerçekten 3-4 yerde rastladım aynı muhabbete,söze müdahale edesim geldi siz uzaktasınız,uuuzaaaktaaaa diye ama yapamadım.Gerçekten inanmışlardı,bozmak istemedim.
Akşam oldu yine Yeni Otel'de işletmeci arkadaş ve Barış ile yeniden yeniden muhabbet ettim.İşletmeci AKP'li arkadaş belki üçüncü sefer geçen sene yaptığı Napoli seyahatinden bahsetti,Digorlu Barış ise polislikten başka geleceğini kurtacak bir iş olmadığından bahsetti.Ben her ne kadar Barış'a kendi insanlarına mı saldıracaksın minvalinde tuzu kuru karşı çıkışıma ve şaşırarak kendi arkadaşlarının da aynı tepki verdiğini söyledi,ardından ise haklısın diyerek tatlıya bağlamaya çalıştım,sanırım.Tekrar vedalaşmanın ardından bir daha Gar'ın yolunu tuttum.

6.ve 7.Gün
Bu sefer emindim kendimden.Biletçinin kontrolüyle en fazla 20-30 kişinin olduğu Doğu Expres'te yolculuk başladı.Tahmini süre 32 saatti.Sabah güzel manzaraları kaçırmamak için erkenden 7'de uyandım.Erzincan'a doğru yaklaşmaktaydık,tren hala boş sayılırdı.Örtülü kuşetli odamdan çıkarak yemekli vagona geçtim,bir yandan Mercan dağlarını ve ardından Munzur'u izleyerek.Ardından Erzincan ve sonrası Sivas'a kadar manzara çok güzel.Sivas'ta trenin dolmasıyla yemekli vagona yerleşmem biroldu.Ama aksilik işte tüm tren boyunca bir tek yemekli vagonda elektrikler yoktu.Yemekli vagonun vefakar tek garsonu rakımı soğıtmayı başardı,kısıtlı mezelerle tren yolculuğunun en keyifli saatleri başlamıştı.Günün yavaş yavaş ağarmasını izleyerek,elektriğin olmadı bir ortamda bozkırdan geçiyorduk bu sefer.Hava tamamen kararınca vefakar garson,ortamı bira şişelerinin üzerine yerleştirdiği mumlarla aydınlatmayı bildi yine de.Rakı bitince odama (!) geçtim.Sabahın ilk ışıklarıyla tuvalette kaçak günün ilk sigaralarını içerek Ankara'ya girişi izledim,tahmini 32 saat ama gerçekte 36 saatin ardından.Hele o Kayaş sonrası gecekonduları izlerken Yılmaz Güney'in Sürü filminde Tarık Akan'ın sahnesindeyim sandım bir anda..."Ankara Ankara güzel Ankara...."