8 Temmuz 2012 Pazar

Ankara Kitaplığı

Küçük Asya'nın Bin Yüzü: Ankara

Dost Kitabevi'nden Suavi Aydın,Kudret Emiroğlu,Ömer Türkoğu ve Ergi Özsoy'ların ortak yazarlığında çıkmış bugüne kadar yayınlanmış en kapsamlı Ankara kitabı.Ankara'nın coğrafik yapısını,tarihsel gelişimini,sosyolojik değişimlerini Paleolitik dönemden başlayarak Helenistik,Roma,Selçuklu,Osmanlı ve Cumhuriyet tüm tarihler boyunca bize anlatıyor,öğretiyor.Bir bilimsel kaynak olduğu gibi Ankara'ya dair ilginç olaylara da dışardan yazıları da Çerçeve Yazılar olarak kitabın aralarına serpiştirilmiş.Kitap aynı zamanda zengin fotoğraf içeriğiyle de dikkat çekici.Her Ankara severin kitaplığında olmazsa olmaz bir kitap diyelim kısaca.

Efsaneden Tarihe: Ankara Yahudileri

Beki L. Bahar'ın yazdığı bu kitap Pan Yayınları tarafından 2003 yılında yayınlanmıştır.Hem Ankara tarihini hem Ankaralı Yahudiler'in hayatını çok duru bir Türkçe ile anlatan güzel bir çalışma.Bugüne sadece birkaç Yahudi evinden ve saldırılardan ötürü yüksek duvarlarla çevrilmiş sinagogu kalan Ulus'taki 500 yıllık Yahudi Mahallesi'ni,Gençlik Park'ına dikilen ağaçların,Şengül Hamamı ve daha birçok hikayeyi Beki L.Bahar'ın anlatımıyla okumak çok keyifli.

Ankara Kabadayıları

Aynı isimde Halil Soyuer ve Kazım Dayıoğlu yazarı olduğı iki kitap var,sanırım ikisi aynı kitap ve gerçek olan kişi Halil Soyuer.Diğeri takma isim olsa gerek. Ben Kazım Dayıoğlu imzalı olanı okudum.Hacettepe mahallesinin merkezde olduğu Aktaş,Atıfbey,Çinçin ve Yenidoğan çevresinde geçen,Numune Hastanesi,cezaevi veya Cebeci Mezarlığı'nda sonlanan hikayeler,Sarı Veli,Kürt Cemali,Boşnak Selim,Kabadayı Mehmet,Karagöz Kemalleri öğrenmek için güzel bir kaynak.Yalnız kitapçılarda değil sahaflarda bulunabilir durumda olduğunu bilmelisiniz.

20'li yılların bozkır kasabası ankara
Burçak Evren'in yıllar yıllar önce Milliyet Yayınları'ndan çıkmış daha çok görsele dayalı kitabı.Bozkır ve kasaba ifadeleri Ankara için ne kadar sakat olsa da cumhuriyetin ilk yıllarının fotoğraflarını görmek için güzel bir derleme diyebiliriz.

Bir Zamanlar Ankara

Büyükşehir Belediyesince bastırlılan Ozan Sağdıç tarafından hazırlanan yine görsele dayalı Ankara'nın eski fotoğraflarının yer aldığı daha çok albüm tarzında bir kitap.

Ankara'da Sinemalar Vardı

İnal Karagözoğlu'nun bir sinema emekçisi olan Behiç Köksal'ın anılarını yazıya döktüğü önemli bir kitap.Ankara'nın özellikle Sakarya Açık Hava ve Büyük Sinema gibi eski sinemalarında yaşanılan hatıraları okumak oldukça etkileyici.

İki Şehrin Hikayesi:Ankara-İstanbul Çatışması

Ankara'nın başkent olmasıyla başlayan çatışmanın farklı yazarların farklı tarafları savunan yazılarının Seyfi Öngider tarafından derlenen Aykırı Tarih'in yayınladığı bir kitap.Makale sahipleri olarak Orhan Koloğlu,Metin Çulhaoğlu,Tevfik Çavdar,Mehmet Altan,M.Ali Kılıçbay,Ahmet Çakmak,Yusuf Eradam ve Veysel Sarısözen var.İstanbul merkezli medya ve sermaye tarafından oluşturulan bozkır,dünkü kasaba,devletin olumsuzluklarının simgesi çevresinde gelişen tartışmaları okumak güzel.

Kürdün Meyhanesi

Fahir Aksoy'un Can Yayınları'ndan çıkan 1950lerin Ankara'sından bir mekanın hikayesi.Ulus Posta Caddesi'nde olan ama bugüne kalmayan,asıl ismi Yeni Hayat Lokantası olan ama Kürdün Meyhanesi olarak nam salmış Ankara'nın siyasi ve sanat çevresince bir dönem meşhur mekanı.Kimler takılmamışki;Orhan Veli,Cahit Sıtkı,Çetin Altan,Cihat Burak,Fikret Otyam,Ceyhun Atuf Kansu,Mehmed Kemal ve daha niceleri.Müdavimlerinden ötürü sivil polisi eksik olmayan bir mekan ayrıca.Orhan Veli Montör Sabri şiirini de burada yaşananlardan ötürü yazmıştır.Mutlaka okunması gereken bir Ankara mekanının hikayeleri.

Yenişehir'de Bir Öğle Vakti

Genç yaşta yitirdiğimiz özgün ve duru diliyle önemli yazarlarımızdan Sevgi Soysal'ın 1970lerin Ankara'sında geçen romanı.Adana Cezaevi'nde kaldığı zaman içerisinde arkadaşlık,dostluk,kardeşlik ilişkileri,siyaset,namus temalı bu romanı 1974 Orhan Kemal ödülünü de almıştır.

Ankara

Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yazdığı bu roman cumhuriyetin ilk yıllarının Ankara'sından kesitler sunuyor.Cumhuriyet ile birlikte kadının gelişen rolü,modernlikle birlikte gelen çıkar ilişkilerinin Ankara özelinde konu ediniyor.

Ve diğerleri;

Cumhuriyet'in Ütopyası:Ankara-Funda Şenol Cantek-Ankara Üniversitesi Yayınevi

Ankara 1920-Celal Hafifbilek-Telos Yayıncılık

İlkçağda Ankara-Afif Erzen-Türk Tarih Kurumu Yayınları

Antik Ankara-Haluk Sargın-Arkadaş Yayınları

Ankara,Mon Amour!-Şükran Yiğit-İletişim Yayınevi

Sanki Viran Ankara-Funda Şenol Cantek-İletişim Yayınevi

Yitik Kent Ankara-Gültekin Emre-Heyamola Yayınları

Kadın Öykülerinde Ankara-Efnan Dervişoğlu-Sel Yayıncılık

Başka Kent Ankara-Feridu Büyükyıldız-Phoenix Yayınevi

Yaban'lar ve Yerliler Başkent Olma Sürecinde Ankara-Funda Şenol Cantek-İletişim Yayınevi

Burası Ankara-Kurthan Fişek-Phoenix Yayınevi

Ne demek Ankara:;Balgat,niye Balagt!?-Önder Şenyapılı-ODTÜ Yayıncılık

Ankara Tarihi I-II-Avram Galanti-Çağlar Yayınları

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Morluklar,Ahu Tuğba ve Boney M

"-Ahmet abi boynunda morluk var,bir şey mi oldu?
-Dün gece Ahu Tuğba ile yattım."
Bir gün kaldırımda oturuyorduk,Ahmet abi bize selam vererek dükkana doğru yürürken boynunda bir karartı gördük.Tabi hemen her gün kavga,çatışma gördüğümüzden olsa gerek biraz endişeli sorduk.Gülerek cevabını vermişti ama 7-8 yaşlarında çocuktuk daha o zamanlar,anlamadık tabi.

Ahmet abi ODTÜ'de öğrenciydi,gençti neşe doluydu.Top sakalı vardı,yakışıklıydı.Her ne kadar adı Ahmet olsa da Rum bir ailenin çocuğuydu.Kırtasiye dükkanlarını ilk açtıklarında mahalledeki milliyetçi abilerin desteğiyle (!) kendisiyle Allahsız komünist diyerek sohbetlerimiz başlamıştı.Sonra samimiyeti ilerlettik,dükkana babasına yardıma her geldiğinde bize takılır,sohbet ederdik.Bir süre de babamla (nereden öğrendiyse) aralarında Rumca küfür taşımacılığı yaptım,tabiki espirisine;
Ben-Babam sana şöyle dedi. Ahmet abi-Sen de git ona şunu söyle.
Ben-Baba,Ahmet abi sana bunu dedi.
Babam-Vay şerefsiz,sen de git şunu de.

Bir başka günse bize iki kaset verdi,biri o zamanın siyasileriyle dalga geçen komedi kaseti diğeri de Boney M'in içinde Rasputin şarkısı da olan kasetiydi.Kasetleri bir süre dinledikten sonra ne yazıkki her ikisine de radyodan defalarca şarkı kaydetme saçmalığını yaptım.

Sonra 12 Eylül oldu,mahallede gösteri yapan,bildiri dağıtan,sabahları polisin-askerin kontrolünde yazılarını silmek zorunda kaldığımız abiler ablalar görünmez oldu.Ahmet abiler de dükkanı kapatıp gittiler.Yıllarca görüşemedik ama yıl 1984'tü,haberini aldık.Ahmet abi evde tüpgazı açıp temelli gitmeyi tercih etmişti.Bilmiyorduk neden bunu yaptığını,ama yapmıştı gerçek olan buydu. İşte o gün bugündür ne zaman bir Boney M'in şarkısını duysak ailecek aklımıza gelir,önce hüzünle ama sonra gülen yüzünü düşünerek neşeyle dinleriz.

Not: İlk resim Grup Ekin'in ODTÜ'de ilk verdiği konserin biletidir.

11 Mayıs 2012 Cuma

Ulucanlar

Giriş ücretini ödeyip dar koridorlardan geçerek cezaevine giriyorum.Artık içerdeyim ve ikiyüzlülüğün tarihini gezmeye başlıyorum.Açık,kısa bir yoldan ibaret alanda Adnan Menderes Bulvarı yazılı bir tabelanın duvarda asılı olduğunu görüyorum.Ne alaka diye düşünerek devam ediyorum ve karşımda Hilton Koğuşu adı verilen iki katlı yapıyı geziyorum.Cezaevinin içerisinde farklı bir bina olan burası gerçekten diğer bölümlere göre Hilton ismini hakediyor.Yazar,gazeteci ve politikacılar genel olarak burada kalmış;Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi sol yazarlar,Bülent Ecevit gibi ortanın sağı politikacılar ve sağdan gazeteci,aydınlar.Ama ilgimi çeken diğer nokta da burada yatanların çoğunun bulvara ismi verilen Adnan Menderes döneminde yatmış olmaları.
Cezaevini gezerken diğer insanların konuşmalarına belki istemeden ama aslında ve mutlaka isteyerek kulak misafiri olunmalı.Bir abinin “işte Necdet Adalı şurda alttaki köşedeki yatakta yatardı” demesini,birkaç Ayaşlı teyzenin Deniz Gezmiş'in hayatını anlatan yazıyı okurkenki “bak gızzz,bizim toprağımızmış” demesini yine aynı teyzelerin Erdal Eren'in hayat hikayesini okurken “pekte gençmiş”demelerini ve diğerlerini duymak gerek.Ve adi suçluların anılarını....Tekrar vurgulayacak olursak diğer ziyaretçilerin anlattıklarına kulak misafiri olmakta mutlak fayda var.
Çoğumuzun bildiği üzere Yılmaz Güney Duvar filmini,Ulucanlar'da kaldığı dönemde tanık olduğu çocuk bölümündeki isyandan hareketle Fransa'da çekmişti.Yıllarca yasaklıydı,Türkiye'de ilk gösterimi ise 90'ların başında Ankara Film Festivali'nde olmuştu,o da tek gösterimlik izin alınarak.Dün gibi hatırlarım salon tıka basa doluydu,filmden çıktığımızda bir süre ağzımızı açamamıştık.Ama beni daha çok etkileyen filme konu olan çocuk koğuşundaki tecavüz ve işkence olaylarından aynı sebeple filmi izlediğimden bir hafta sonra gazetede okuduğum bir haberdi;Keçiören Islahevi'nde çocuk mahkumlar işkence ve tecavüz olaylarından ötürü isyan çıkarmışlardı.Ve 20 yıl sonra bugün Pozantı Cezaevi'nde yaşananlar gibi. İkiyüzlülüğün bir başka fotoğrafını koğuşları gezerken görüyorsunuz.26 Eylül 1999 Ulucanlar Katliamı olarak tarihe geçen olayların öncesindeki Hürriyet gazetesinin manşetlerini okuyorsunuz, "hapishane değil hücre evi" minvalindeki yazılar.Hani o tünel kazıyorlar diye devletin kendi hapishanesine girerek tünel bulamadan çıkan ama ardında 10 (on) insanın cesedini bırakarak çıktığı isyan bastırma girişimini (!).
Deniz'in,Yusuf'un,Hüseyin'in,Erdal'ın,Adalı'nın ve daha birçok insanın asıldığı kavağın gölgesindeki darağcının Devrimci 78'lilerin “o bizim hatıramızdır,vermezseniz çalacağız” tepkisinden sonra hücre içinde korumaya alınmasının trajikomikliği... En son cezaevini müzeye dönüştüren belediyemizin oluşturduğu satış bölümünü geziyoruz.Muhsin Yazıcıoğlu,Nazım Hikmet kupaları,anahtarlıkları vs.Son günlerin haberi olan,aynı dükkanda Deniz,Yusuf ve Hüseyin'e ait malzemelerin ailelerinin itirazları sonucu kaldırılmasıyla ilgili belediyemizce görevlendirilen prezantabl arkadaşla sohbet etmek istiyorum; Ben “Denizlerin ürünleri satılmıyor mu artık?” Prezantabl satış sorumlusu “Yok,bir iki haber çıktı sonra kaldırdık.” Ben “Ya kardeş yanlış anlama,senle bir derdim yok.Ama sence de tezat değil mi,sen devlet olarak adamları as sonra da burada kupasını sat” Prezantabl satış sorumlusu “O ürünleri para kazanmak için değil insanlar istedi diye sayın başkanımız yaptırmıştı.Hiç bir karımız yoktu zaten,o haberi yapan gazeteci kadın kendi de aldı.” Ben “haber yapmak için almıştır” Prezantabl Satış Sorumlusu “Yok yok ben biliyorum,evinde kullanmak için aldı” Ben “Peki” Son olarak girişteki ziyaretçi defterine girişte veyahut çıkışta gözatılmalı...

6 Mayıs 2012 Pazar

Ankara'dan Arkadaş geçti....

12 Mart öncesi bir yurt baskını sonrası başı gözü her bir yanı siyah mor içindeydi.Günlerce baskın sonrası bu siyahlığı taşıdı,yıllarca ağrısını çekti.Toplumcuydu ve bir o kadar bireyciydi.Zeki Müren'i seviniz diyerek o gün bugündür isyankardır toplumun genel kabullerine.
Bireyciliğinin yanında toplumculuğunun karşılığı olarak çektiği baş ağrılarının sonrasında bir gün,5 Mayıs 1973'te yol kenarında cansız bedeni bulundu.
Bursa doğumluydu ama ve belki daha çok Ankaralıydı,Ankaralı Dört Dörtlük şiiriyle.Sakalsız Oğlanın Tragedyası.Aşkla Sana,Ferhat,Merhaba Canım,Pencere,Sevdadır ve diğerleriyle hep ışıktır hayatımıza. Arkadaş'ı okuyunuz,elbet seveceksinizdir.

ANKARALI DÖRT DÖRTLÜK
Ankara vurulmuş bileklerime
Dumanlı hava, kurt kapanı, ciğerparem
Yaşayanlar unutmadı geçen kışı
Dumanlı hava, kurt kapanı, ciğerparem

İlkyaz mı bu hani nerde Ankara
Cılk yumurta akı kına yakısı
Sürgün hızı sürgün hızı yürektedir
Kavuniçi buğday tanesi, yanık yarası

Koş bire doru at koş bire doru at
Sürgün hızı yüreğime tak eder
Ben böyle Ankara’yı neyleyim
Sürgün hızı yüreğime tak eder

Doymadım doymadım adını anmağa
Oy benim canımın canı canım
Doymadan doymadan Ankara’ya
Oy benim canımın canı canım

22 Nisan 2012 Pazar

Su Perileri ve Dalí

Şehrime Dali gelmiş duyarsız kalmak olmaz hesabı serginin olduğu Cermodern'e yol aldım geçenlerde.Doğrusu hiç gitmemiştim Cermodern'e; Google'ın haritasından Sıhhiye'de Adliye'nin arkasında olduğunu öğrendim.Her ne kadar Ankara'nın merkezi olsa da (bilen bilir) ıssız,pek bir yayanın kullanmadığı bir bölge.Salonun bulunduğu alana girdiğimde tanıdık gelen,geçmişten bir yerlerden hatırladığım heykel daha doğrusu heykelli havuz dikkatimi çekti.Hemen yaklaştım evet oydu,en son Tandoğan'da görmüştük kendisini.O gün bugündür ortalarda yoktu.Aslında 2 yıldır burdaymış kendileri,benim hatam kusura bakmasın.
Sergiyi gezdikten sonra tekrar yanına geldim ama fotoğraf çektiğim esnada üzerinden akan sular durmuştu ne yazıkki.Başkent Ankara'nın en eski tanıklarındandı oysa,ama hiç bir yerde rahat vermemişlerdi.1924'te Hacettepe Park'ına ilk gelişinin ardından Kızılay,Gençlik Parkı,tekrar Hacettepe,Tandoğan sonra İMG'nin depolarında 18 yıllık istirahat diyelim,saflığımızı korumak için.Tandoğan'da bilindiği üzere onun kaldırıldığı yerde Kütahya Porselen'in çaydanlığı mevcut.Elbette büyüklerimizin bir bildiği vardır,zaten heykel dediğin otoritenin,kahramanlığın timsali ya da çaydanlık gibi bir simge olmalıdır.Böyle periymiş,hele çocukların pipilerinden suların akması gibi gayri ahlaki durumlar sözkonusu olamaz. Sözün kısası bir ziyaret etmekte fayda var kendilerini. Hem Dali'yi de görmek lazım.Ayrıca ve şahsen mutlaka görülmesi gereken Dali'nin hayatını anlatan film gösterimi saat 10.00'da başlıyor her bir buçuk saatte bir tekrarı oluyor.Sergi 20 Mayıs'a kadar açık.Tam 10 TL,öğrenci 5 TL.

13 Nisan 2012 Cuma

montör sabri

ben sabri,montör sabri derler arkadaşlar. imalat-ı harbiye'de çalıştım yıllarca,bir çeşit montaj işiydi bizimkisi.ahhh ne yıllardı,zor yıllar bilmezsiniz...Cumhuriyet'in ilk yılları ama her an tekrar harbe girer miyiz endişesi...yokluk bir yandan,açlık bir yandan..ama başardık evelallah,üstesinden geldik... ağırdı işimiz,iş çıkışı yorgun düşerdik.eve gitmek zor geldiğinden iki kadeh niyetiyle tutardım Kürdün Meyhanesi'nin yolunu.biz Kürdün Meyhanesi derdik ama gerçekte adı Yeni Hayat Lokantası'ydı.şairler,yazarlar felan da gelirdi amma velakin sanmayın öyle ahım şahım bir yer de değildi.Orhan Veli vardı bunların arasında benim en hoşsohbet olduğum.kış ayları ortada yanan sobanın etrafında kimi zaman şarabımızı az biraz paramız varsa lakin rakımızı yudumlardık.bu yazar,gasteci taifesinden midir nedir siyasi şubenin polisleri de eksik olmazdı burada. sonra bir gün iş kazasına verdik ayağın birini.ama yine de tek ayakla da olsa gittik meyheneye,Orhan'la sohbete... Oysaki hep ev ahalisi beklerdi beni,her sabah hanım "sakın akşam geç kalma.evde şeker yok,ekmek almayı da unutma" derdi erken gelmem için. belki gerçekten yoktu evde şeker,ekmek bilmezdim. her iş çıkışı kendime bugün eve erken gitmeliyim derdim.ama şeytan beni meyhaneye bırakırdı yine de... "Montör Sabri ile / Daima geceleyin / Ve daima sokakta / Ve daima sarhoş konuşuruz./ O her seferinde,/ << Eve geç kaldım >> diyor./ Ve her seferinde/ Kolunda iki okka ekmek." Orhan Veli

Ankara Kabadayıları



Yağcıoğlu Fehmi Ağa gecenin karanlığında evine doğru giderken yol kenarında sızmış haldeki Kalburcu Hüseyin Ağa'yı farkeder.Yerde yatan hasmına doğru eğilince arkadaşı seslenir hemen;
-İşte tam zamanı,çek bıçağını bitir işini.
Fehmi Ağa ise;
-Ağalık,hasmına böyle kendinde değilken bıçak çekmek değildir diyerek onu sırtlar ve evine götürür.
Kalburcu'nun anası,kapıda oğlunu Fehmi Ağa'nın sırtında görünce oğlunu öldürdü sanarak feryadı koparır.Fehmi Ağa telaşlarının boşa olduğunu anlatır ve Kalburcu'yu anasına baygın bir şekilde teslim eder.Kalburcu sabah kendine gelmesiyle eve nasıl geldiğini öğrenir ve aracıların da yardımıyla o dönemin iki yiğidi barışır.
Ankara'nın ilk kabadayıları seğmen geleneğinden gelen bu kişiler olarak bilinir.Osmanlı'dan gelen seğmen,efe geleneği cumhuriyetin ilk yıllarına kadar sürer.Ardından 1940'lı yıllarda kabadayılık ortaya çıkar.İlk dönemlerinde kabadayılar genelde kahve işletenler veya küçük esnaflar arasından çıkmıştır.Her birinin uğraştığı bir işi vardır.Mahallenin bıçkın delikanlıları olan bu insanlarda mahallenin namusunu koruma,zayıfları kollama,muhtaça yardımcı olmak gibi olumlu özellikleri vardır ilk dönemlerde.
Ankara Kabadayıları kitabının yazarı Halil Soyuer şöyle tanımlar kabadayılığı;
“Kabadayılık olgusu,hiçbir dönemde ve hiçbir zaman,bulunduğu yöre insanlarına zorla hükmetmek,kendisine zorla çıkar sağlamak,şundan bundan haraç almak,vatandaşın ırzına namusuna göz dikmek eylemi değildir.Kabadayı insan,her zaman ve her ortamda özü sözü bir,kıçı başı oynamayan,haksıza arka çıkmayan,hakkın ve haklının yanında olan insandır.”Ama ne var ki kabadayıların bu olumlu özellikleri ilerleyen yıllarda hızla bozulacaktır.
Ankara'da mahalle olarak kabadayıların çıkış yerleri genellikle;Altındağ,Atıfbey,Kayabaşı,Çinçin,Yenidoğan,Aktaş ve Hacettepe'dir.Özellikle “yiğidin harman olduğu mahalle” Hacettepe biraz daha ön plandadır her zaman için.
1940lı yılların bazı önemli isimleri ise Kabadayı Mehmet,Sarı Veli,Kürt Cemali,Boşnak Muharrem,Karagöz Kemal sayılabilir.Her birinin mutlaka değişik hikayesi vardı elbet.Bu dönemin hızlı kabadayılarından olan ama aynı zamanda sıkı dost olan Kabadayı Mehmet ile Sarı Veli'nin arası bir gün bozulur.Sarı Veli,Kabadayı Mehmet'in hapse girerken kendisine emanet ettiği silahı kumarda kaybeder.Kabadayı Mehmet bunu öğrenir ve hapisten çıktığında Sarı Veli'yi öldürür.Bu cinayetle artık kabadayılık ortamı bozulmuştur.Bir süre sonra ise yine Kabadayı Mehmet ile Altındağ'ın ünlü kabadayısı Kürt Cemali ile arasında anlaşmazlık olur.Bu iki ismin de olduğu bir ortamda çıkan tartışma ve sonrasında çıkan kavgada elektriklerin de kesilmesiyle nerden geldiği yıllarca ortaya çıkarılamayan,kimin sıktığı bilinemeyen kurşunlarla Kürt Cemali öldürülür.Kürt Cemali'nin yakınları Kabadayı Mehmet'in tarafında bulunan Dündar Kılıç'ı suçlar.Dündar Kılıç yıllar süren baskılara dayanamayarak hapis yıllarından sonra ailesiyle İstanbul'a yerleşmek zorunda kalır.Kabadayı Mehmet ise Ankara sokaklarında Kürt Cemali'nin akrabaları tarafından öldürülür.
Özellikle Altındağ insanı tarafından çok sevilen Kürt Cemali yıllarca unutulmaz.Adına ağıtlar yakılır ve Nuri Sesigüzel'in okuduğu bir plak bile yayınlanır.
Ankaralı Kürt Cemali'ye Ağıt

Kaderim böyleymiş, ağlama anam
Cemalin boyandı al kızıl kana
Dört tane yavrumu bıraktım sana
Layikmidir felek bu ölüm bana
Ben ölürsem bağlatmayın başımı
Arkadaşlar diksin mezar taşımı
Annem silsin gözlerimin yaşını
Dertli yazın mezarımın taşını

Söz-Müzik=Nail Bayşu

Haldun Taner'in yazdığı Keşanlı Ali Destanı'ının da kahramanı Kürt Cemali olduğu söylenir.Haldun Taner artık dönemin koşullarından mıdır bilinmez Kürt Cemali'dir demez olay kahramanına ama oyuna konu olan olayın Altındağ'da geçtiğini kabul eder.

Dündar Kılıç'ın bu döneme ilişkin şöyle bir demeci vardır;“Allahımı inkar edeyim,bizi öldüreni o zamanlar rahat Ankara'ya vali yaparlardı...Hem de alkış tutaraktan..”

1970'lerde itibaren artık kabadayılık ortamı bitmiştir ve babalar (!) dönemi başlamıştır.Ülkedeki şiddet ve yokluk ortamından faydalanmak isteyen bu babalar silah tüccarlığına ve kaçakçılığına başlar.Mahallelinin namusunu koruyan,garibanın elinden tutan zamanın bıçkın insanlarının bir kısmı artık haraç toplayan,uyuşturucu ve silah tüccarlığı yapan insanlar olmuştur.Bu şekilde bozulmayı gururuna yediremeyenler ise bir kenara çekilmiştir.

1980 darbesiyle silah tüccarlığı,kaçakçılık vs yapan babalar (!) devri de sona erer.Bundan sonra ise mafya çetelerinin dönemi başlamıştır artık.

“Son kabadayı” olarak nitelenen İskender Çolak ise bir roportajında kanunsuz,ahlak dışı işlerle uğraşan,haraç toplayan çoğu yeni yetme bu kişilerin kabadayı,delikanlı vs olarak nitelendirilmesine isyan etmiştir.Hatta televizyon dizilerinde bu tip insanların ön plana çıkarılmasına çok kızar;

“Delikanlı dediğin kendine güvenir. Öyle yanına 5-10 kişi al, silahlı gezdir, bunlar çok ayıp şeyler.

Delikanlının asıl silahı iyiliktir. Silah, sadece onur ve haysiyet için çekilir.” der Son Kabadayı İskender Çolak.

Kaynaklar: 1-Soyuer,Halil-Ankara Kabadayıları

2-Uçak,H.İbrahim-Kebikeç,Yıl 2000 Sayı 9