19 Temmuz 2015 Pazar

MUNZUR FESTİVALİ



Bu sene festival önceki senelerdeki düzenlenme tarihinden yani Temmuz'un son haftasından farklı olarak Ağustos'un ilk haftası 7-8-9 Ağustos tarihlerinde yapılacak.İlk defa gideceklere biraz bilgi vermek istedim.
Dersim isminin bugünkü karşılığı her ne kadar Tunceli ili olsa da Cumhuriyet öncesi daha geniş bir coğrafyayı tanımlıyordu;bugünkü Tunceli iliyle birlikte Erzincan ilçeleri Kemah,Kemaliye ve Tercan,Malatya-Arapgir,Elazığ-Palu ve Bingöl-Kiğı’yı kapsayan bir alandı.Dersim,Dersim iken de merkezi bugünkü Hozat ilçesiymiş.
Dersim’e nasıl gidilir?
Uçak ile en yakın Elazığ üzerinden gidilir.Şehirler arası otobüsler de çalışıyor elbet ama festivalde daha rahat gezmek için araba olması ideal.Otobüsle gidilecekse eğer Can Dersim Tunceliler’den epey önce biletleri ayarlamak gerek.Araba ile iki yol var kullanılabilecek, birincisi Elazığ ve oradan feribotla Pertek üzeri merkeze gidilebilir.Diğeri ise Sivas-Erzincan-Pülümür güzergahıdır.Ben askerken yani 96’da Pülümür yolu kapalıydı,yolun yanından geçerken bile görüntüsü ürkütücüydü yanmış arabalar,tünel gibi görüntüsü vs.Eskiden kalan merakla geçen sene bu yol üzerinden gitmeye karar vermiştim,Dersimli arkadaşın “napacan Pertek üzeri gel” tavsiyelerine karşın.İyi de yapmışım ama gidişte gece vakti geçtiğimiz için dönüşü de bu yoldan yaptık.En iyisi gidiş-gelişi farklı yönlerden yapmak.Feribotla Pertek’e geçmek de akşam vakti ve günün ilk ışıklarında güzel oluyor.
Kamp yeri için merkez ve merkez ile Ovacık arasındaki Munzur kenarı tercih edilebilir.Merkez çok kalabalık oluyor tabi,kamp yeri bulmak için erken ulaşmak önemli.Biz merkezden 3-5 km ilerdeki Kemera Bel tesislerinde kalmıştık.Tuvalet,lokantsı vs tam şehir imkanlarından kopamayanlar için konumuyla tercih edilebilir.Daha doğal şartlarda kamp yapmak isteyenler ise yine Munzur boyunca kamp yapabilir.
Geçen seneki festivalde önceki senelerdekinin tersine birçok etkinlik merkezde yapılmıştı.Bu nedenle merkezde akşamları yürümek dahi çok güçtü kalabalıktan.Ve bu kalabalığın yarattığı kirliliğin yerel halktaki etkisi de olacaktı;hemen hepsi bundan sonra festivalin yapılmaması yönünde öfkeyle konuşuyorlardı.Alternatif bir festival olan bu festivalde insanların çevreye duyarsız kalması beni bile şaşırtmıştı.Yani illa askeri tuvaletlerdeki gibi “nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak” yazısı mı asılmalıydı etrafa diye insanı düşündürüyordu.Belki gönüllü bir çevre temizlik ekibi oluşturulabilir.Bu seneki çevreye duyarlı olunmalı yönündeki Dersim Belediyesi’nin duyuru çalışmaları belki etkili olur.

















İl merkezi güzel,akşamları türkülü sohbet yapan grupları dinlemek güzel.Geçen sene il merkezi harici Hozat,Ovacık ve Pülümür merkezlerinin görmüştük.Pülümür’de epey bi erkek egemen hava vardı.Sokaklarda neredeyse hiç kadın görmedik.Ama kahveleri çay içip dinlenmek için güzel.Cemal Süreya’nın memleketi de olan Pülümür’de adına yapılan anıt da görülmeli.Pülümür yolundaki Ağlayan Kayalar,
Hozat doğrusu Xozat, çevresi gördüğümüz kadarıyla her ne kadar çorak olsa da ilçe merkezi gayet şirin bir yer.Ovacık’a göre daha hareketli.Xozat Dersim’in eski merkezi aslında 1915 öncesi önemli bir Ermeni nüfusa da sahip.Daha önce trafik kazasında kaybettiğimiz arkadaşımız Fuat Yalın’ın cenazesi için de gelmiştim.Köy yapısı benim gördüklerime göre farklı burada,yani Dersim’in genelinde böyle midir bilmiyorum ama evler toplu değil köylerde,epey mesafe var aralarında.
Ovacık yakınında Munzur’un doğduğu Gözeler de görülmeli.Önceki sene ülke genelindeki kuraklık burayı da vurduğundan sular azalmış.Çevrenin ihtiyarları ise bunun nedeninin burada gençlerin çok içki içtiğine yormuşlar ve burada içki içilmesini bir nevi yasaklayan karar almışlar.Merkez ile Ovacık arasındaki yol Munzur Irmağı’nın eşlik etmesiyle manzarası,doğası en güzel yerlerden biri.Mutlaka ara ara durulmalı.Ovacık’ta kamp için Munzur kenarında yer ararken arıcılık yapanlar kendi bölgelerinin yakınına gece ayılar gelebileceği için kamp yapmamamız yönünde tavsiyede bulundular.Neyse Ovacıklı arkadaşlar yine Munzur kenarında çok güzel kamp yeri buldular bize ve epey eğlenceli bir gece geçirmiştik orada.
Geçen sene Seyit Rıza’nın köyünde anma yapılmıştı,büyük ihtimal yine yapılır.Merkezden servis kalkmıştı,ama biz kaçırdığımız için bu dağlık köye arazi aracı kiralayarak çıkmıştık (60 TL).Köy Seyit Rıza’nın idamından sonra yıkıldığı için birkaç harabeden başka bir şey kalmamıştı.Zaten Seyit Rıza’nın köyüne giderken de bu sefer 90’larda yakılan,yıkılan köyleri de görebiliyorsunuz ek olarak.
Kaldığımız üç günde de sonradan şehir efsanesine dönen 3-5 anarşistin komün hayatı yaşadığı köyü aramak vardı,ama bulamadık tabi.Gerçi komün köyü görmek isteyen Pertek Kurmeş Köyü’ne de gidebilir.Yönetmen Kazım Öz’ün de köyü olan Kurmeş’in Munzur Festivali ile yakın veya eş zamanlı festivali oluyor hatta.
Görmediklerimiz arasında ise Dersim’in kutsallık açısından en önemli yeri olan Düzgün Baba Dağı var.Ama buraya çıkmak epey zorlu bir işmiş öğrendiğimiz kadarıyla.Munzur'da rafting de denenmeli,geçen sene yapamamıştık.İnşallah bu sene yaparız.













Festival programı geçen sene festivalden çok kısa bir süre açıklanmıştı.Bunun için etkinliklere göre program yapmakta hızlı davranılmalı.
Dönüşte alınması gerekenler ise başta dağ sarımsağı ve bal söyleyebilirim.Dağ sarımsağı bildiğimiz sarımsaktan farklı olarak içi çok yapılı değil,her birinden tek tane çıkıyor ve aromatik yapısı oldukça farklı.Dersim'in öyle muhafazakar yapısı olmasa da politik ortamından ötürü kontrollü içmekte fayda var.Tabi en önemlisi çevreyi kirletmemekte.

24 Nisan 2015 Cuma

Ankara’nın Gayrimüslimleri;Ermeniler,Rumlar,Yahudiler


Ankara’da yaşamış gayrı müslimler Yahudiler,Ermeniler ve Rumlardır.Kendi içlerinde de ayrılıyorlar gerçi;İspanya’dan gelen Yahudiler ve Portekiz’den gelenler,Katolik ve Protestan Ermeniler diye.Ankara nüfusunun 1900’lü yıllara kadar üçte birini oluşturdukları söylenebilir.Bu üçte bir oranını bugüne hayal edince o yıllar nasıl bir kültürel zenginlikte yaşandığı çok şaşırtıyor insanı tabiki.
Yahudiler Osmanlı zamanında Portekiz ve İspanya’dan gelenlerdir.Ankara Yahudilerini öğrenmek için Beki Bahar’ın “Ankara Yahudileri” kitabı çok güzel bir kaynaktır.Aynı zamanda Ankara tarihini çok yalın bir dille anlatan en iyi kitaplardan biridir.Kitapta Beki Bahar tarih boyunca Müslümanlarla herhangi bir sorun yaşanmadığını ama kimi zaman Hıristiyanlarla sorunlar yaşandığını yazar.Tabi Müslümanlarla sorun yaşanmadığını yazarken artık sadece Ankara’da değil ülkede azınlık bırakılmadığından tartışmalıdır.
Yahudiler Ankara’da gayrımüslimler arasında nüfus olarak en az olanlardır ama ticarette etkindiler.Ulus’ta beşyüz yıllık Yahudi mahallesi vardır.Cumhuriyet ve o zamanlar dünyada gelişen ulusalcılık-tek millet tek din anlayışı sonucu bugüne mahalleden eser pek kalmamıştır.Sadece zaman zaman saldırılara uğrasa da yüksek duvarlarla çevrili sinagog ve çevresindeki birkaç Yahudi ev kalmıştır.Bir de Yahudiler için anıları olan Şengül Hamamı vardır.Beki Bahar kitabında özel günler yani bayram,düğün vs öncesinde Şengül Hamamı’na gidilerek eğlenildiğini yazar.
Rumlar en az nüfusa sahip olanlardır gayrımüslümler arasında.Ankara Rumları hakkında pek bir bilgiye ulaşamadım.Yine Bekir Bahar’ın kitabından daha çok Keçiören ve Etlik gibi o zamanlar bahçeli evlerin,bağların yoğun olduğu yerlerde yaşadıklarını biliyorum.Ayrıca kitaptan eğlenceyi,içkiyi ve müziği sevdiklerini öğreniyoruz.
Ermeniler gayrımüslimler arasında en kalabalık olanlardır.Türkler gibi merkezde olsun,ilçe ve köylerde olsun daha yerleşiktir ve yaygındır.Ergenekon operasyonlarıyla ismini duyduğumuz Zir Vadisi aslında Ermenilerin en yoğun yaşadığı İstanos kasabasının da bulunduğu yerdir.İstanos kasabası tehcir sonrası boşalmıştır,1950lerde de heyelan nedeniyle tamamen boşaltılır bugünkü ismiyle Yenikent olan yere taşınır.İstanos’ta birçok tahribata rağmen halen Ermeni mezarlığının kalıntıları vardır.
Bugünün meşhur Ankara zenginlerinin konakladığı yer olan İncek köyü de aslında Ermeni köyüdür.Yine Haymana,Kızılcahamam,Çubuk gibi birçok yerde izlerine rastlanır.
Doğrusu bugüne kalanlar yıkılanlara oranla çok az sayıdadır.İstanos kasabasından eser yoktur.12.yy’da yapıldığı yazılan meşhur Vank Manastırı’ndan da eser kalmamıştır.Kale civarında yer alan birçok kilise ve manastır ise 1916 büyük Ankara yangınında yok olmuş.
1916 Ankara Yangını yıllarca konuşulmadı, görmezden gelindi. Son yıllarda detayları ortaya çıkar oldu.Refik Halid Karay’ın Ankara kitabında o güne dair düştüğü notlar bu olayın görmezden gelindiğini orataya koyuyordu;
“Ankara yangınını görmeyenler, Roma’nın nasıl yandığına, o dehşete, o kıyamete akil erdiremezler. Bir meydanlığa rast geldim, Ankara Ermeni'lerinin zenginliğine delil olarak orada muvakkat bir abide kurulmuştu.
Yangından kaçırılan yüz kadar piyanonun sıra sıra dizildiğini gördüm. Üstelerine seçme, pahalı halılar serilmişti. Birden kocaman bir yanık kütük geldi, aralarına düştü; söndürmeye koşacak adam yoktu. O kütük bir kundak gibi çeyrek saate kalmadı piyanoları tutuşturdu. Hem nasıl tutuşturmak? Gaz dökmüş, benzin serpmiş gibi... tellerinden bin bir nağme çıkarak o kupkuru cilalı sandıkların yanışı çok acayip olmuştu. İnsan gibi inleye inleye, teller ateş gibi kızararak bembeyaz dişleri sıcaktan etrafa pıtır pıtır serpilerek ne feci ve ne tuhaf yanıyorlardı... Ankara’nın en kibar mahalleleri, en büyük çarşısı, serveti, refahı çoktan kül kesmişti. Yolda saçları dağınık, gözleri ürkmüş ve güzellikleri atmış genç kızlara rast geliyordum; ellerinde yangından kurtardıkları eşya vardı: Lavanta şişeleri, pudra kutuları, kurdele ve dantel parçaları, kadife muhafazalar.

Çocuklarını kaybeden anaların ise haddi hesabı yoktu. Kıyamet Ankara’da o gün kopmuştu ve mahşer günü o gün burasıydı. Neler görmedim. Saçlarından tutuşmuş kadınlar, yolda doğuran gebeler, cübbeleri alev almış hahamlar. Ankara'nın dörtte üçü ortadan silinmişti. Sıra açlığa, sefalete, perişanlığa gelmişti.”
Soykırım,isim-soyisim yasakları,Varlık Vergisi,6-7 Eylül olayları derken hala onların da vatanı olanlar terketmeyenler vardı.70’lerde güçlenen sol muhalefetle kendilerini ifade etme olanakları vardı,son umuttu belki.Çocukluğumdan bilirim Keçiören Ermeni ve Rumlar için özel bir yerdi.Birçok Ermeni ve Rum komşularımız hala var idi.Misal alt sokakta bir yaşlı teyze vardı evini kütüphaneye çevirmişti,istediğiniz saatte evine girer istediğiniz kitabı alırdınız.Sonra Elzabet ve Ester isimli kız kardeşler vardı.Biz onlar sokaktan geçerken o zamanlar yani 80’ler bir dizi repliği olan “Elizabet gel kızım” diye laf atardık.Tabi iğrenç ama sonuçta çocuktuk daha.Bizim aile için ayrı bir öne sahip Rum Ahmet abiyi zaten diğer yazımda bahsetmiştim.
Sonra 12 Eylül oldu sol yenilince onlar da yenilmiş oldu dolayısıyla.Birçoğu mahalleyi terketti,kimi İstanbul’a kimi başka memleketlere.Gerçi hala kalanlar da var ama artık kimliklerini tamamen gizliyorlar.Misal çocukluktan Ermeni olduğunu bildiğimiz ama yüzüne söylemediğimiz bir arkadaş var.Geçenlerde annesi vefat etmiş.Bu çocukla son yıllarda arkadaş olmuş başka bir eleman annesinin cenazesine gidiyor.Tabi cenaze kiliseden kalkınca elemanı bir şaşkınlık olmuş bize tepkisi “lan gardaş adamın annesinin cenazesine gittik,cenazeyi kiliseye getirmişler”. Ermeni arkadaş da kimliğinin ortaya çıkması üzerine mahalleye çıkmaz olmuş neticede.
Bir de Keçiören Belediyesi’nin tarihçe kısmının internette Mhp’li Turgut’tan sonra değişimi var.Önceden Keçiören isminin ilçede yaşayan keçe ustası Ermenilerden geldiğine yönelik yani keçe örmekten geldiğine dair ifade vardı.Adamın gelir gelmez bu ifadeyi kaldırmak ilk işi olmuştu.
Ahmet abilerden,Esterlerden anılarını yaşatmak görevimiz olsun.Sınırsız,sınıfsız bir dünya umuduyla.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Ankara'dan Galatlar Geçti

Anadolu'da yüzlerce halk yaşadı.Kendi halinde yaşam derdinde tarım,hayvancılıkla uğraşıp bunun yanında sanatla uğraşanlar,üretim faaliyetleri yanında yaşadıkları dönemler gereği savaşanlar gibi yaşam tarzı sadece yağma-barbarlık olan acımasız halklar da yaşadı.Thrak'ler,Kimmerler,İskitler gibi bu barbar halklar arasında belki de en ilginci Ankara tarihinde de önemli bir rolü olan Galatlardır.
Galatlar Güneydoğu Avrupa'dan gelen bir Kelt boyudur aslında.Galatlar Avrupa'nın güneydoğusunda yaşarken zamanın meşhur Makedon kralı Büyük İskender Galatların savaşçı ünlerinden dolayı korkudan öte hayranlık duygusuyla kendileriyle iletişime geçer ve savaşmak istemediğini belirtir.Büyük İskender Galatlı yetkilileri ağırlarken “En çok neden korkarsınız?” diye sorar,onların cevabı ise “Yalnızca gökyüzünün başımıza yıkılmasından.” olur.
Aristoteles Galatlar için “Entellektüel eğilimleri eksik” demiştir,öğrencisi Platon ise savaşçı ve haddinden fazla şarap içtiklerini belirtmiştir.
Tarihçiler Galatların acımasız sert yapılarının ilk yaşam yerlerinin yüksek dağlık,iklimi zorlu yerler olmasından kaynaklandığını söyler.Eğer savaşı kaybetmişlerse diğer halklar gibi savaş sonrası geri dönüp ölülerini almaya gelmezlermiş.Bunun da nedeni ölümün kendileri için önemli olmadığı ve düşmana bir gün geri döneceğiz mesajı vermek olduğu söylenmiştir.
Galatlar Anadolu'ya girişleriyle iktidar boşluğu olan Kızılırmak ile Sakarya ırmakları arasındaki bölgeye yerleşirler ve buraya da Galatya ismini verirler.Buraya yerleştikten sonra da çevre halklara zarar vermeye devam etmişlerdir.Saldırmadan önce vergi adı altında haraç istemişlerdir,vermeyenlere ise en acımasız şekilde yağmalama yoluna gitmişlerdir.Temel geçim kaynakları yağmacılık ile paralı askerlik ve çobanlıktır.Tarım bilmezler,etten başka bir şey yemedikleri için savaşçılığın yanında çobanlık yaparlarmış sadece.
Pontus Krallığı için Mısırlılara karşı paralı asker olarak savaştıkları dönemde savaş ganimeti olan çapa aynı zamanda “Ancyra” anlamına gelir.Ve Galatlar da Ankara'ya bu savaş ganimetinden esinlenerek Ancyra ismini verirle.Eski bazı kaynaklar Ankara'yı Galatların kurduğunu söylese de Ankara daha önce zaten önemli bir yerleşim yeriydi,özellikle Frigler döneminde.
Romalılar iyi ilişkiler içerisinde oldukları Batı Anadolu krallıklarına Galatların sonu gelmeyen yağmalamaları üzerine harekete geçer.Neticede Anadolu'ya girerek Galatyayı kanlı savaşlar sonrası tarihten sürer.Sarışın,mavi gözlü,iri cüsseli Galat halkı bir süre Roma İmparatorluğu himayesinde yaşasa da zamanla diğer halklar arasında kaybolurlar.

10 Ocak 2014 Cuma

Mezarına gömsünler sizi

Yine bir hafta arası hadi Perşembe günü diyelim,aylardan da Nisan olsun mekan da meşhur Ulus'taki Karpiç olsun.Cemal Süreya Metin Altıok'la haftalık rakılarını içmektedirler,mesai bitimi.Üstelik İstanbul'dan misafirleri Edip Cansever de oradadır.
Hal hatır sormalar,günlük şikayetler,memuriyetin sıkkınlığı ve bıkkınlığı,üstelik memleketin karışık halleri derken sohbet uzadıkça uzar.Yine zorlu bir Ankara kışının sonrasıdır,baharın gelişi keyifle karşılanmaktadır.Hava karardıkça ortam serinler gibi olur ama o zor kışın ardından bu durum herkese Temmuz gibi gelir.
Sohbet koyulaşır ama Cemal Süreya'nın gözü iki masa ötede çaprazdaki çifte takılır.
İsimleri Nazif'le Gülsen olsun.Cemal Süreya bir yandan sohbete devam eder bir yandan çapraz iki masa ötedeki çifti incelemeye devam eder.Belli ki Nazif uzun kur süresi sonrası Gülsen'e açılmıştır,Gülsen de ondan hoşlanmıştır.Öyle taze çift de değillerdir halbuki,en azından otuzlarını aştıkları aşikardır.
Sonra masadaki muhabbete odaklanır tekrar Cemal Süreya,ölüm üzerine konuşmaktadırlar Edip ile Metin.Bir müddet dinler,hatta bir iki laf da eder konuya dair.Sonra tekrar çaprazda iki masa ötededir gözleri.
O zaman der insanoğlunun,(ki biz hep olumsuzlamışızdır o mekanı) mezarı böyle olsun,dört mevsim aşk meşk olsun olsun diye içinden geçirir.
Yıllar yıllar sonra ise Fazıl Say Cemal Süreya'nın şiirinin neşesinin,esprisinin üzerine bestesini kondurur Serenad Bağcan'ın yakışır sesiyle üstelik.

DÖRT MEVSİM
Bahar mezarına gömsünler sizi
Yapraklar gibi buluştunuzdu
Kokular gibi seviştinizdi
Bahar mezarına gömsünler sizi

Yaz mezarına gömsünler sizi
İlk kezmiş gibi buluştunuzdu
Son kezmiş gibi seviştinizdi
Yaz mezarına gömsünler sizi

Güz mezarına gömsünler sizi
Salkımlar gibi buluştunuzdu
Ağular gibi seviştinizdi
Güz mezarına gömsünler sizi

Kış mezarına gömsünler sizi
Sokaklar gibi buluştunuzdu
Çarşılar gibi seviştinizdi
Kış mezarına gömsünler sizi

8 Kasım 2013 Cuma

Bulgaristan,Makedonya ve az da Bükreş

Cengo ile İstanbul’da buluşmamızın ardından arabasıyla Bulgaristan’a doğru yola çıktık ve sınıra geldiğimizde Bulgar polisinin bitmeyen sorularıyla muhatap olduk.Cengo’nun dediğine göre bunun nedeni Türklere olan öfkeleri ve rüşvet koparma çabaları idi.Gerçi Bulgaristan’da sınır polisleri harici Türk olduğum için herhangi bir olumsuz tepkiyle karşılaşmadım.Sorana açıkça Türk olduğumu söyledim,belki muhatap olduğum kişilerin çoğunluğunun hostelciler ve mekan çalışanlarının olmasının da etkisi olabilir.Sosyalizm sonrası her eski sosyalist ülkede olduğu gibi milliyetçilik yükselişte,azınlıklara karşı ayrımcı muameleler olduğu da bir gerçek.Bulgaristan’daki siyasi durumlar hakkında da Cengo epey bilgi verdi seyahat boyunca.Örneğin ırkçı,Türkleri,Çingeneleri ülkeden atmayı savunan ATAK Partisi'nin iktidardaki Türkleri desteklemesi gibi çok garip durumlar da söz konusu.
Yaklaşık 10-15 dk sınırdaki sorgudan sonra Bulgaristan’a girebildik.Sınırı geçişimizle daha sonra ülkenin her yerinde sık sık karşılaşacağım kumarhane ve seks shoplarlar serisi görülmeye başladı.AB üyesi olmasına rağmen Bulgaristan’da yoksulluk kendini çok belli edici.Türkiye ekonomik olarak daha iyi ama AB’ye alınmamızın en önemli iki nedeninin geniş coğrafya ve yüksek nüfus oldğunu söyledi Cengo.AB’ye alındığımız takdirde ülkemizdeki ara yolların yapımına AB’nin ciddi kaynak aktarması gerekiyormuş,bu durum da onları tedirgin ediyor.
Bulgaristan’da yollar arasıra bozuk olsa da genel olarak iyi.Bizim şehirler arası yollarda 15-20 km’de çalışmalara alışık olmamıza rağmen İspanya’da olduğu gibi burada da hiç yol çalışmasına denk gelmedim.Bizdeki bitmeyen yol çalışmalarının altında yatan rant durumu yeterince açıklar.
İlk gördüğümüz markette biraları alıyoruz.Şişe bira 50 cl’lik 1,5 TL,2 lt’lik 2,5 TL gibi bize göre uçuk fiyatlarda.Markalar yerel markalar ama hepsini Miller,Tuborg ve Heineken gibi dünya devleri satın almış.Bizim biralardan daha kaliteliler.
Bulgaristan’da Euro geçmiyor Bulgar parası olan Leva geçerli,1 Leva=1,95 TL civarı.Tabi her yabancı memlekette olduğu gibi kapı çıkışlarında,tren garlarında,otogarlarda para bozdurmamakta fayda var ya da acil ihtiyaç kadar.
Cengo’nun Razgrad’taki köyüne doğru Bulgar,Türk,Roman köylerini geçerek ilerledik.Her köyde sokaklarda birkaç kişi olmasına rağmen geçtiğimiz Roman (Çingene) köyünde sanki herkes dışarıdaydı.Romanların ne kadar hayat dolu olduğunu gösteriyordu bize.
Yolu şaşırdığımızdan geç saatte köye vardık.Ve hemen ev yapımı erik rakısı ikramı başladı.Bulgar Türkleri’ni aynı Anadolu Alevileri’ne benzettim.Kadınların neşeli halleri,beraber sohbetler,erkeklerin alkole kendi üretimlerini yapacak kadar sevgileri ile.Tarih boyunca Deliorman ismiyle adlandırılan bölgeye (Rusçuk,Razgrad,Silistre,Dobriç ve Şumnu şehirleri) Yavuz Selim tarafından İç Anadolu'dan sürülen Alevilerin etkisi büyük olasıdır.(Ayrıca bknz.Şeyh Bedreddin Destanı).
Ertesi sabah Cengo ve kuzenleriyle Romanya-Bükreş yoluna çıkmadan önce Razgrad’ta boza-poğaçalı kahvaltımızı yaptık.Bulgaristan’da Türkler dahil çay kültürü yok,kahve ve alkol üzerine içecek kültürü.
Romanya’ya girişte daha doğrusu Bulgaristan çıkışında Bulgar polisi yine bana oynadı “senin şengen vizen burada geçmez,buradan tekrar giremezsin başka kapıdan girmelisin” vs diyerek.Yine bir mücadele sonrası çıkış yaptık.
Bükreş kısaca güzeldi ama vaktimiz olduğu için tam bir şey anlayamadım.Romenler trafikte,sokakta vs gayet agresif insanlar.Kafelerde falan sigara içmek serbest.Burada da Euro geçmiyor kendi paraları olan Ley geçerli,o da 1 Ley=1,35 TL civarı.
Günlük Bükreş turumuzdan sonra Cengo ile ayrılıyoruz,kendisini Bükreş Gar’ında Sibiu’ya uğurladıktan sonra kuzenleriyle birlikte Bulgaristan’a dönüyoruz.Tabi sınır kapısında Bulgar polisiyle klasikleşen bir mücadeleden sonra giriş yapıyoruz.Bu arada Bükreş Gar’ında yaşadığımız anlamsız gerginlikten de bahsedeyim;Cengo kır pidesi satan büfeciden peynirli istemesine karşılık patatesli verilince pideyi değiştirmek istedi,geri verdiğinde büfeci sert bir hareketle Cengo’nun elinden pideyi aldı yürüyün der gibi hareketler ve azarlar konuşmasıyla bizi resmen kovaladı.Anlamsız ve bir o kadar komik bir andı bizim için.
Rusçuk’ta kuzenlerle yemek ısmarlamaları ve bana Sofya’ya tren biletimi almalarından sonra ayrıldık.Rusçuk veya Ruse güzel bir şehir.Bulgaristan’ın genelinde olduğu gibi burada sokak müzisyenleri kaliteli müzik yapıyor.Ruse meydanındaki özgürlük anıtı benzeri heykelin yanındaki Bulgaristan’ın semboli iki arslan heykeli dikkatimizi çekiyor.Birinin ağzında parçalanmış zincir,diğerinin ayaklarının altında Osmanlı’ya gönderme yapılan fes ve hilal var.
Akşam Ruse garından Sofya’ya gitmek için trene bindim (bilet ücreti yaklaşık 20 TL).Bulgaristan’ın bir diğer güzel yanı tüm yoksulluğuna rağmen garlarda,büyük parklarda vs internetin bedava olması.Sabah 7 civarında Sofya tren garındaydım ve batıdaki baharımsı hava burada yerini kışa bırakıyordu.
Gardan çıkışta hemen yanda bulunan otogardan ertesi güne Makedonya-Ohrid otobüs biletimi aldım,26 Euro’ya.
Sofya yürüyerek gezilebilir bir şehir;birçok mekan,tarihi yapıtlar vs merkez sayılacak Vitosha Bulvarı’nın çevresinde.Sofya’da ibadete açık olan tek cami olan ve tasarımı Mimar Sinan tarafından yapılan Banyabaşı Camii’nin etrafını hep Afrikalı Müslümanlar mekan edinmiş,sanki bölge güvenliğini onlar sağlıyordu.
Yakındaki belki de Sofya’nın en önemli yapıtı Aleksader Nevski Katedrali de ilgi çekici.Kapısındaki yazı ise ayrı dikkat çekici,yazıda Bulgaristan’ın Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanmasında emeği geçen Moldovya,Rus,Ukrayna,Romanya ve hatta Finlandiya halklarına teşekkür ediyorlar.Makedonları yazmamalarının nedeni ise onları ayrı bir ırk olarak görmemeleri,kendilerinden saymaları olsa gerek.
Bulgaristan genelinde Sofya özelinde güzel,görülesi yerler.Yoksulluk elbet iyi bir şey değil ama bir avantaj garip bina ve yollarla şehirlerin bozulmaması.Sosyalizm döneminden kalan tramvay ve troleybüsler bile ayrı bir hava katıyor.Metro olayını ise bu yoksulluklarına rağmen çözmüşler.
booking.com’dan ayarladığım hostelde,şehri ortadan bölen Todor Alexandrov caddesindeki saatler süren çabam sonrası bulmama rağmen izbe bir yer olması nedeniyle kalmaktan vazgeçtim ve biraz daha pahalıca olsa da en yakın otele attım kendimi.
Ertesi gün kısa bir tur daha yaptım.Sofya’nın parkları çok güzel,sonbaharın da etkisi vardı elbet.Akşam Ohrid otobüsüne binmeden önce sınırda Bulgar polisinin tekrar sorun çıkarma ihtimaline karşı 70’lik votkayı bitirdim,bu sefer ne olursa olsun alttan almayacaktım.Ama bir şey olmadı bu sefer.8 saatlik yolculuğun ardından sabah 3’te Ohrid’teydim.Geçici olarak bir taksiciyle taksi+hostel ücreti 10 Euro’ya anlaştım.Ertesi gün merkezde daha güzel bir hostele geçtim,günlüğü 9 Euro olduğuna bakmayın oldukça güzeldi (Di Angolo Hostel).
Makedonya’da kimi yer Euro kabul ederken kimi yer sadece Makedon Dinar’ı kabul ediyor (1 Euro=62 Dinar).
Ohrid göl etrafına kurulmuş bir şehir,karşısı Arnavutluk.Şehirde Türk mahallesi var,çay içilebilir özellikle havuçlu maydanozlu işkembe çorbalarından tavsiye ederim.Ama ve gariptir İspanya’da olduğu gibi buradaki Türkler de herhangi bir sorunuza pek yardımcı olmuyor.
Makedonya’da Bulgaristan’ın aksine dışarıda tek içki içen kimseye rastlamadım,epey muhafazakar bir yer.Ama mekanlar açık geç saatlere kadar.
Makedonya’da ilginç ve güzel olan bir konu da müzikal açıdan 80’lerde kalmış olmaları.Taksilerde,kafelerde hep Boney M,Queen,ABBA gibi grupların çalıyordu.
Ohrid genelde yazın gidilir deniyor ama kışın bile güzeldir,eminim.İki gün sonra otobüsle Üsküp’e gittim.Üsküp aslında çok güzel bir şehir olabilecekken nasıl mahvedilire iyi bir örnek.Ortasından Vardar Nehri geçen şehrin her bir köşesine alel acele yapıldığı aşikar,abartılı yüzlerce heykel yerleştirilmiş.Hele şehrin ortasına yapılmış devasa şehir kapısı saçmalığın en büyük sembolü.Şehirde en güzel şey kendilerinin kebap dedikleri bizi Trakya usulü köfteleri.
Daha önceden öğrendiğime göre 15 Euro olan havaalanına taksi ücretini pazarlıkla indirebilirim diye düşündüm.Nalet bir Makedon taksiciye denk geldim,benim İngilizcem kötüdür onunki benden daha kötüydü.Pazarlık sonucu 10 Euro ve bende son 200 Dinar’a anlaştık,yani ben öyle sanmışım.Havaalanına vardığımızda parayı verince taksici dayı yaygarayı kopardı,taksiyi kalabalıktan uzağa götürdü ve kapıları kilitledi.Yaklaşık 15 dakika takside tartıştık,korkmadım ama sürekli Makedonca tartışmasından sıkıldım 20 Euro istedi ama 16 Euro’da anlaştık.
Kısaca Bulgaristan’ın her yeri gezilebilir bir ülke olduğunu gördüm.Ama kapıda her zaman sıkıntı çıkma ihtimali sözkonusu.Bir de gitmeden önce en azından Kiril alfabesi öğrenilmeli.
Varna,Burgaz,Plovdiv,Spataküs’ün memleketi Sandanski merak edilen yerler olarak kalacak,bir dahakine kadar.Romanya ise daha geniş bir çalışma gerektiriyor.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Kızılay,Portakallı Dayı,Ethem…

İşin gerçeği sarhoşların,alkoliklerin isyanı gibiydi ilk gün.Dedim ben dahil bu kitleden bir yol olmaz.Sıhhıye dolmuşuna binmişim gidiyorum ertesi gün Kızılay’a doğru.Dolmuşta değişik bir muhabbet döndü önde tekli koltukta oturanla şoför arasında;
“Tekli koltuktaki-Ya bugün neden trafik böyle kalabalık?
Şoför-Çankırı günleri var AKM’de ondandır herhalde.
Tekli koltuktaki-Bizim Rize günleri en kalabalık günlerdir.Yok başka bir şey var.”
Rizelinin Çankırıyı ezmesine mi yanayım,Gökçek’in garip günler peşinden koşmasına mı sinirleneyim doğrusu ben de anlam verememiştim trafik yoğunluğuna.Neyse Sıhhıye’de dolmuştan indim arkadaşlarla buluşmak için Sakarya’ya girdim,oradan Ziya Gökalp’e ve malum buluşma mekanıydı hedefim.Sakarya’dan Ziya Gökalp’e girmemle “la noluyor” demem bir oldu.70-80 kadar siyah-yeşil bayraklı,anarşist kılıklı ve düşünceli arkadaşlar agresif hareketlerde bulunuyordu.Trafik akışı yoktu,aralarından geçerek malum mekana geldim ve çocuklara sordum “lan noluyor” cevap ise “abi mevzu bildiğin gibi değil” oldu.Biraz baktım caddeye Toma aracı sürekli ileri-geri gidip duruyordu cadde boyunca.Bir iki baktım sonra ben de caddeye olanları yakından anlamak,izlemek için girdim.Harbiden olanlar bildiğim,tahmin ettiğim gibi değildi.İsyan halleri söz konusuydu,bildiğin daha doğrusu icraatta pek bilmediğimiz ama hep temenni edile gelen isyan halleri.
Ziya Gökalp’te trafik yoktu çatışmalar nedeniyle.Kızılay’ın diğer bölgelerinde de sıkıntı olduğu aşikardı.Devletin gayet resmi kuvvetleri sözde korumakla görevli oldukları ülkenin insanlarına karşı müthiş bir direnç(!) gösteriyordu lakin.Devlet insanları için vardı lakin,öküz nerede dağa kaçtı misali.
İşte o sıralar sanırım ben ve arkadaşlarımın tribünlerden gelen alışkanlıktan olsa gerek ettiğimiz küfürlere çevremizden uyarı geldi “yoldaşlar küfür yok,küfür bize yakışmaz”.İlerleyen günlerde de feminist ablalardan cinsiyetçi,seksist küfürler ettiğimiz yönünde birçok uyarı geldi.Kendilerine sözden öte öyle bir amacımız olmadığını ifade etmeye çalıştık ama nafile.
İşte bizi uyaran o insanların başta Ethem Sarısülük en cesurlarımız,en korkusuzlarımız olduğunu sonradan öğrendik.Nerden bilebilirdik Ethem’le aynı alanda olduğumuzu,belki de yan yana olduğumuzu.
Yaşadığımız birçok renkli anlar da oldu.Bir gün çatışmaların en yoğun olduğu günlerden,2 Haziran Pazar günü olsa gerek iki elinde ikişer portakalla sarhoş bir dayı çıka geldi.Plastik mermilerin,biber gazı fişeklerinin insanların kafasının üzerinden vızır vır geçtiği,kiminin ciddi yaralandığı anlardı.Portakallı dayı,kendini mermi ve fişeklerden korumak için tam siperdeki öncü kuvvetlere seslendi “ herkes taş atmayı kessin,bırakın taş atmayı.şimdi hepsinin anasını s….m” diyerek önlere gitti ve görevini yerine getirdi.
Yine bir akşam Meşrutiyet’te bir arkadaş boş bira şişesini kağıt toplayıcı çocuğa vermek istediğinde çocuktan gelen tepki oldukça yerindeydi “bana ne veriyorsun,polislere atsana”.
Sonra günler günlere karıştı.Yok lan o olay Çarşamba oldu,Çarşamba değil Salıydı gibi muhabbetler döndü.
İsyankar çoğunlukla olan yaş farkından dolayı birçok duvar yazısı mevzusuna da sonra ayıktım Birgül abla mevzusu,GTA,winter is coming,sis atma o.ç. vs gibi.
Gösteriler boyunca bir çok duygunun en uç hallerini yaşadık;Ethem’in cenaze töreninde ailesinin evinin önünden geçerken “Anne ağlama evlatların burada” derken gözlerimiz doldu,yine Ethem’in cenaze törenine resmi kuvvetlerin tahammülsüzlüğüne duyduğumuz öfke,hiç tanımadığımız insanlarla en zor anlarda dayanışmayı,portakallı dayının kattığı neşeyi vs vs.En güzeli de daha çok araba geçsin diye düzenlenen geniş caddelerde dar kaldırımlara sıkıştırılan bizlerin yürüyebilmesiydi. Parklar,sokaklar,caddeler kısaca her şey insanındır,insan için olmalıdır.
Netice olarak bir daha öğrendik ki;özgürlük de ekmek su gibi olmazsa olmazlarımızdandır.

Not: Unutmayalım diye; http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=978

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Xozat Yolları

Tanışıklığımız çok eskiye dayanmıyordu,hatta kısa bile denilecek yaklaşık iki yıllık bir geçmişi vardır.Ama epey anımız oldu,hem de hayatımızın en güzel Haziran günlerinde.Herkesin bildiği gibi kısaca hiç kalp kırmayan,hep yüzü gülen,mazlumu seven kollayan sadelikte bir insandı.Tufan’ın dediği gibi bizim sevmeyenimiz vardır ama onun yoktu.Benim yaşlılığın verdiği huysuzluktan olsa gerek bazen ters çıkışlarıma hiçbir zaman ters davranmadı.Tepkisi her zaman boynunu eğerek espriyle gülerek “garibanız abi,yolumuzdayız baba sultan” vs olurdu.O kadar da pis sarhoşluğumu gördü ama kötü bir şey asla söylemedi,sadece yumuşak bir iki sözle biraz daha sakin minvalinde uyarısı olmuştur,olduysa.
Tavlada hep yendi,çünkü hilebazdı zar tutardı.Yazı tura oynardık yazı derdim,tura gelirdi,tura derdim yazı gelirdi.Bilirdi oyunda hile yapmasını,çünkü Keçiören’in gecekondu çocuğuydu,kenar mahallelerin kahve ortamını bilirdi.Ama hiçbir zaman insanlara hile yapmazdı,yapmadı.
31 Mayıs günü Gezi Park’ına müdahaleden sonra Tunalı’da toplanılacağı haberinden sonra,bizim Ankaragüçlülerin herhangi bir durumda akıllarına ilk gelen pankart yapmak olduğu için pankartı yapmak için mekan aradık,tabi ilk aklımıza Mesken geldi.Biraz yerler batabilirdi,neyse Fuat’ın yanına geldik durumu izah ettik ve izin istedik, tepkisi gülerek “illegal olmak üzere her pankartı yapabilirsiniz” oldu.Gece boyunca bize yardım etti sonra.Ethem’in cenazesi için yaptığımız “yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler” pankartı için daha sonra yine oradaydık.
Haziran Direnişi’nin 2.günü 1 Haziran’da biz siper almışken o çıkagelmişti arkadaşlarıyla.Ziya Gökalp’te,daha Kızılay’girilmemişken atıldı en öne geçti,arkasında siper almış ve çok daha gerilerdeki ürkek insanlara “gelsenize,tamam aldık,hadi gelin” sesleriyle cesaretimiz oldu.
2 Haziran Pazar günü ise Haymana’ya Hıdrellez şenliklerine daha önceden planımız üzerine gittik beraber.Ama aklımız Kızılay’daydı.Vardığımızda ise çatışma haberleri gelmeye başlamıştı.Fuat’ın tepkisi yine benzerdi “hadi çabuk yiyin yemeğinizi,çocuklar çatışmaya başladı”.Sonra hızlıca Ankara’ya gittik ve beraber Kızılay’a girdiğimizde Fuat yine fırladı hiç düşünmeksizin en öne ve kaybettik birbirimizi.Daha sonra vurulduğunu ve kolunun kırıldığını öğrendim.Sonradan bana korkak diye takıldı,ben de ona beceriksiz diye takılmıştım.
Cenaze töreni için Batıkent Cemevi’ne gittiğimizde Alevi dedesinin konuşması herhangi ya da alıştığım bir din adamının konuşmasından farklıydı “binlerce defa ölüp yaşayacağız,her bir bitkide böcekte yeniden doğacağız” gibi konuşması ileri derecede felsefi,biyolojik anlamlar içeriyordu.
Aslında cenaze ile Hozat’a gitmeye pek niyetim yoktu,çünkü açıkçası gidiş-geliş çok uzaktı gözüm yemiyordu.Ama gidecek birkaç arkadaşın abi “geliyor musun” sözlerinin ardındaki gözlerindeki “gelsene” bakışı gitmem gerektiğini gösteriyordu ve “tamam” dedim.Çok da iyi oldu gitmem.Fuat’ın yoldaşları,arkadaşları da beni ayrı kolladı hep yol boyunca.Sigara içme yasağı kararı alındı ama “abi sen içebilirsin” dediler.Önce karşı çıktım herkesle ortak hareket edeyim dedim ama ne yazık ki onlardaki disiplinden bende eser yoktu.
Sonra çıktık Dersim yoluna,bizim haritada Tunceli diye bildiğimiz ama Dersimlilerin Dersim dediği yere doğru.İnsanın doğduğu,atalarının yaşadığı yerin ismini değiştirmenin ne demek olduğunu anlaşılması için çoğu insanın başına gelmeden öğrenmesi için Ora’ları bir görmesi lazım.Xozat ise Kürtçe de X’in H olarak okunması nedeniyle büyük oranda kurtarmıştı kendini,ama Fuat’ın köyünün asıl ismi olan Cemolar’ın Balkayalar olarak değiştirilmesinin ise herhangi bir sebebi yoktu,zaten devletlumuzun bir sebebe de ihtiyacı yoktu.
Fuat’ın Keno’nun,Fuat’ın tabiriyle Rutkay’ın hep çağırdığı Dersim’e böyle sebeple gitmek acıydı ama birçok şeyi de yerinde gördüm.Sabah,daha güneş doğmamışken Keban barajının kıyısındaki Pertek’e feribotla geçmek için vardığımızda Ana’nın Kürtçe ağıtları kendimi Yılmaz Güney’in filminde hissetmeme neden oldu,ama her şey gerçekti.
5.30 gibi Xozat’taydık,bizi bekleyen akrabalar hemen kahvaltı hazırladı.Daha sonra Mesken’den tanıdığım Orhan beni gezdirdi,geçmişten bahsetti.90’ları anlattı,günlerce evden çıkamadıklarını,tarlaya 7 kişinin gün boyunca çalışmaya gittiklerinde askerin sadece 5 ekmeğe izin vermesini,işkenceleri vs.
İlçenin görüntüsü ortadan geçen derenin iki yakası nedeniyle farklıydı,dere boyu ve civarı devlet tüm varlığıyla çökmüştü;emniyet müdürlüğü,jandarma komutanlığı,özel harekatı ve lojmanlarıyla.Karşıda dağın çorak yamacını ise coğrafyanın asıl sahiplerine bırakmıştı.Bir de devletlum bulunduğu yerin ardındaki tepeler karşısındaki halka ders anlamında çeşitli yazılamalar yapmış “At-Vur-Övün”,”Ne mutlu Türküm diyene” vs gibi.
Cenazeyi köye götürürken devletlum konvoyun arkasından gönderdiği akreple ince düşünceliliğini yine eksik etmedi.
Sonra,sonrası işte malum….